Kitle Hareketlerinin Çekici Yönleri Değişiklik İsteği Gelişme halindeki devrimci bir harekete katılan kişilerden birçoğunun, bu harekete kendi hayat koşullarında meydana gelmesi muhtemel büyük bir değişikliğin çekiciliğiyle katıldıkları herkesçe bilinen bir gerçektir. Devrimci bir hareketin bireyin yaşamında değişiklik yaratan bir araç olduğu açıkça bellidir. Buna karşılık, dini ve milliyetçi hareketlerin de bir değişiklik aracı olduğu aynı şekilde herkesçe bilinmektedir. Geniş çaplı ve çabuk bir değişikliğin gerçekleşmesi için yoğun bir çaba veya heyecana elbette ki ihtiyaç vardır ve bu konudaki çabanın zenginlik vaadinden mi doğduğu, yoksa aktif bir kitle hareketiyle mi oluştuğu önemli sayılmamaktadır. Amerika’da, iç Savaş’tan bugüne gerçekleşen büyük değişiklikler, kişisel gelişmeler için geniş imkânların doğduğu bir haleti ruhiye içinde yapılmıştır. Bir güdüleyici güç olarak kişisel gelişmeye imkân tanımayan ülkelerde, uyuşmuş bir toplumun uyandırılması veya toplum hayatının geleneklerinde temelden reformlar yapılması isteniyorsa, başka motivasyonların bulunması zorunluluğu da ortaya çıkar. Dini, devrimci ve milliyetçi hareketler, böyle bir genel çaba yaratan motivasyonlardır. Geçmiş çağlarda dini hareketler birer değişiklik aracı idiler. Bir dinin muhafazakârlaşması can suyunun pıhtılaşması gibidir. Doğmakta olan bir din hareketi, baştan aşağı değişiklikler ve denemelerle doludur ve her yönden yeni görüşlere açıktır. İslamiyet doğduğu zaman, ör-güçlendirici ve modernleştirici bir ortam meydana getirmiştir. Hıristiyanlık, Avrupa’nın vahşi kabileleri arasında bir uygarlaşma ve modernleşme etkisi yaratmıştır. Gerek Haçlı Seferleri, gerekse 16. yüzyılda Protestan kiliselerinin kurulmasıyla sonuçlanan dini devrim (Reformasyon) Batı dünyasını Orta Çağın uyuşukluğundan silkip çıkaran önemli etkenlerdir. Çağımızda, geniş ve çabuk değişikliklerin gerçekleştirilmesiyle ilgili kitle hareketleri ya devrimci ya milliyetçidir veya her ikisi birlikte yürütülmektedir. Büyük
Pet-ro, fedakârlık, güç ve acımasızlık yönünden, en başarılı olmuş devrimci liderlerle aynı seviyedeydi. Buna rağmen Rusya’yı bir Batı ulusuna dönüştürmekte başarılı olamamıştır. Başarısızlığının nedeni, Rus halk kitlelerine çaba ve heyecan aşılayamamış olmasıdır. Kendisi bunun gerekli olduğunu ya düşünmemişti ya da amacını nasıl bir kutsal amaç haline getireceğini bilmiyordu. Bolşevik devrimcilerin Romanof ailesi ve çarların sonuncusunu devirip, Büyük Petro’ya bir yakınlık duymaları bir çelişki değildir. Çünkü onun amacı Bolşeviklerin amacı olmuştur ve onun başaramadığını başarmayı ummaktadırlar. Bolşevik devrimi, komünist bir ekonomi kurma girişimi olduğu kadar, aynı zamanda dünyanın altıda birini kaplayan bir ülkeyi çağdaşlaştırma girişimidir. Gerek Fransız, gerekse Rus devrimlerinin birer milliyetçi hareket haline dönüşmüş olmaları göstermektedir ki, modern çağda milliyetçilik, kitle heyecanının en yoğun ve en sürekli kaynağıdır ve devrimci heyecanın başlatmış olduğu büyük değişiklikler zincirine son verilmek isteniyorsa, milliyetçi heyecanın önü alınmalıdır. İngiltere’de şimdiki İşçi Partisi hükümetinin* karşılaştığı güçlüklerin kısmen, 49 milyonluk nüfusun hayat tarzını ve ülkenin ekonomik düzenini değiştirmeye büyük umutlar, heyecan ve istek yaratılmaksızın başlanılmış olmasından ileri geldiği düşünülebilir. Zamanımızdaki kitle hareketlerinin birçoğu tarafından geliştirilen “çirkin örneklerin neden olduğu şiddetli çekinme duygusu”, İşçi Partisinin uygar ve dürüst liderlerinin devrimci heyecandan yararlanmalarına engel olmuştur. Buna rağmen, gelecekteki olayların işçi liderlerini hafif seviyede bir vatanseverlik tutkusundan yararlanmaya zorlaması mümkündür; böylece İngiltere’de de “milletin sosyalleştirilmesinin doğal sonucu olarak sosyalizmin millileştirilmesi”** ortaya çıkabilir. Milliyetçiliğin yeniden canlanma ruhundan yararlanılmasaydı Japonya’nın olağanüstü kalkınması belki de mümkün olmazdı. Bazı Avrupa ülkelerinin (özellikle Almanya’nın) hızla modernleştirilmesinin de, milliyetçi heyecanın iyi bir şekilde teşvik edilmesiyle kolaylaştırıldığı düşünülebilir. Mevcut belirtilere göre bir yargıya varıldığında, Asya ülkelerinin uyanışını gerçekleştirecek ortam, milliyetçi hareketlerden başka bir şey olmayacaktır. Kemal Atatürk’ün hemen hemen bir gecede Türkiye’yi modernleştirmesi samimi
bir milliyetçi hareketin varlığıyla mümkün olmuştur. Mısır’da bir kitle hareketi mevcut olmadığı için, her ne kadar liderler Mehmet Ali zamanından beri Batı’nın fikirlerini kabul etmişler ve Batıyla yakın ilişkiler içinde olagelmişlerse de, modernleşme yavaş ve tereddütlü olmaktadır. Siyonizm, geri kalmış bir ülkenin yeniden onarılması ve kafa işçilerinin birer kol işçisi, çiftçi ve asker haline getirilmesi için kullanılan bir araçtır. Eğer Çan Kay Şek gerçek bir kitle hareketini başlatmasını bilseydi veya hiç olmazsa Japon işgaliyle alevlenen ulusal heyecanı devam ettirebilseydi, şimdi Çin’in onarıcısı durumunda olacaktı. Çan Kay Şek bunu bilmediği için “pratik amaçlan kutsal amaç haline getirme sanatının ustaları” tarafından kolayca bir tarafa atılmıştır. Amerika ve İngiltere’nin (veya Batının diğer demokrat ülkelerinin) Asya ülkelerini geri kalmışlıktan ve uyuşukluktan kurtarmada doğrudan lider bir rol oynamamalarının nedenini anlamak güç değildir: Şöyle ki, demokratik rejimlerin, Asya’nın milyonlarca insanında yeniden canlanma ruhunu alevlendirmeye ne güçleri ne de böyle bir niyetleri vardır. Doğu’nun uyandırılması yönünde, Batı demokrasilerinin yapmış olduğu yardım dolaylı ve şüphesiz ki, arzu edilmeyen bir şekilde olmuştur. Batı demokrasileri, bu ülkelerde Batıya karşı gücenme hislerini alevlendirmişler ve işte bu Batı aleyhtarı heyecan, çağımızda Doğu ülkelerini yüzyıllardan beri süregelen uyuşukluğundan uyandırmaktadır. Her ne kadar değişiklik isteği çoğu zaman derinliği olmayan bir içgüdüyse de, bu isteğin derinliklerine kazı yapmak kitle hareketlerinin içyapısına bir ışık tutabilir. “İnsanlarda, kendi varlığını şekillendiren güçleri genellikle kendi dışında arama eğilimi vardır.” Başarımızın ve başarısızlığımızın nedenlerini çevremize bağlamaktan kaçınmayız. Bundan dolayı, iyi bir dünyada yaşadığını düşünenler bu dünyayı aynen korumak, hayal kırıklığına uğramış kişilerse bu dünyayı temelden değiştirmek isterler. Durumumuzun; yeteneğimiz, karakterimiz, fizik yapımız ve sağlık durumumuz gibi kişisel niteliklerimizin bir sonucu olduğunu bildiğimiz durumlarda bile, bunun nedenlerini çevremizde arama eğilimi kaybolmaz. H.D. Thoreau diyor ki: “Bir insanın işlerini görmesine engel olacak bir derdi varsa, hatta karnı bile ağrıyorsa, bunun için dünyaya yeni bir düzen verilmesi gerektiğine inanır.”
Başarısız kişilerin, başarısızlıklarından dolayı suçu dünyaya yükleme eğilimlerini anlamak güç değildir. Dikkate değer bir durum da şudur ki başarılı kişiler bile, her ne kadar ileri görüşlülükleri ve parlak yetenekleriyle övünseler de, yine bilinçaltında başarılarının çevre şartları yardımı sonucunda olduğuna inanırlar. Sürekli başarılarıyla kendine güvenen kişinin bile güveni mutlak değildir. Başarılarını oluşturan etkenlerden her birini ayrı ayrı bildiklerinden asla emin değildirler. Dış dünya onlar için hassas ve tehlikeli bir şekilde dengelenmiş bir mekanizmadır ve bu mekanizma onların lehinde işlediği sürece, bir düzen değişikliği yapmaktan korkarlar. Bu sebeple dış dünyanın devamı için duyulan şiddetli istekle, bu mekanizmanın değişmesine gösterilen direnç, aynı inançtan doğmaktadır ve gerek istek, gerekse direnç çok güçlüdür. Hoşnutsuzluğun bizzat kendisi her zaman bir değişildik isteği yaratmaz. Hoşnutsuzluğun muhalefet haline gelmesi için, başka etkenlerin de mevcut olması gerekir. Bu etkenlerden birisi kendini güçlü hissetmektir. Çevreleri tarafından korkutulmuş kişiler, durumları ne kadar kötü olursa olsun, değişiklik düşünmezler. Çevremizde egemenlik kurmamızın imkânsızlığı iyice belli olan, hassas dengeli bir hayat yaşıyorsak, mevcut dengeye ve kendini kanıtlamış güçlere sıkı sıkıya tutunma eğilimi gösteririz. Yaşam biçimimizi değişmez bir olağanlık haline getirmek yoluyla, içimize yerleşen güvensizlik duygusunu bastırmış oluruz. Bu yüzden, bizi korkutan çevremize egemen olduğumuz sanısıyla yaşarız. İnatçı ve haşin doğayla iyi geçinmeye zorunlu olan balıkçı, göçebe ve çiftçi, maddi kazancı gelecek ilhama bağlı olan sanatçı, çevresi tarafından ürkütülmüş yabani kişiler; bunların hepsi de değişiklikten korkar. Bunlar dünya önünde kendilerini mudak yetkisi olan bir jüri önündeymiş gibi hissederler. Düşkün yoksullar da çevrelerindeki dünyanın ürküntüsü içinde yaşarlar ve değişikliği sevmezler. Açlık ve soğuk kapımıza dayandığı zaman hayatımız tehlikededir. Bu yüzden yoksul kişiler de zengin ve imtiyazlı kişiler gibi muhafazakâr olurlar ve sosyal düzenin değişmeksi-zin devam etmesinde aynı önemde rol oynarlar. Büyük değişildik hamlelerine katılmakta gönüllü olan kişiler, genellikle kendilerinin büyük güce sahip olduklarına
inanırlar. Büyük Fransız Devrinıini yapan nesil, insan mantığının ve sınırsız zekâsının yüceliğine aşın derecede inanmıştı. Ve bu aşırı kendine güvenirlik yanında, kişilerin aklına davetsiz olarak gelen genel bir değişiklik susamışlığı da vardı. Yeni bir dünya yaratma keşmekeşine korkusuzca atılan Lenin ve Bolşevikler, Marksist öğretinin her şeye muktedir olduğuna körü körüne inanmışlardı. Nazilerin bu derece güçlü bir öğretileri yoktu, fakat onların yanılmaz bir lidere ve yeni bir tekniğe inançları vardı. Yeni yıldırım savaşı ve propaganda tekniğinin Almanya’yı yenilmez duruma getirdiği yolundaki ateşli inanç olmasaydı, Nasyonal Sosyalizm belki de-öylesine hızlı bir gelişme gösteremeyecekti. Aklı başında kişilerin ilerleme arzusu bile inanç aracılığıyla devam ettirilir. Bu inanç, örneğin, insanın temelden iyi olduğu ve bilimin her şeye muktedir olduğuna duyulan inançtır. “Bir kasaba ve ortasına bir saat kulesi kurmayı düşünen ve kulenin tepesinin göklere değeceğine inanan insanlarınki”** gibi iddialı bir inançtır bu. 4 Başka etkenler olmaksızın, yalnız güç sahibi olmanın, çevreye karşı kibirli davranmayı ve değişikliğe karşı istekli olmayı yaratacağını zannedebiliriz. Fakat bu genellikle böyle değildir. Güçlü kişi de zayıf kişi kadar çekingen olabilir. Önemli olan, güç araçlarına sahip olmaktan çok geleceğe duyulan inançtır. Geleceğe olan inançla birleşmemiş güç, yeniliği önlemek ve mevcut düzeni korumak için kullanılır. Diğer taraftan, geleceğe bağlı büyük umudar, güçle desteklenmese bile, en tehlikeli cüreti bile yaratabilir. Çünkü umutla dolu olan kişi, en garip kuvvet kaynaklarından bile etkilenebilir. Örneğin bir slogan, bir kelime, bir simge gibi. Aynı zamanda, geleceğe ait bir inanç olmadığı ve büyiik nimetler vaat eden öğeler taşımadığı sürece hiçbir inanç güçlü değildir. Öğreti de aynı durumdadır: bir güç kaynağı olduğu kadar, daha iyi bir geleceğin kapılarını açan bir anahtar olma iddiasında da bulunmalıdır. Bir ülkeye veya dünyaya yeni düzen vermek isteyenler, bunu hoşnutsuzluğu körüklemek veya hedeflenen değişikliğin doğru ve yararlı olduğunu göstermek veya halkı yeni bir hayata zorlamak yoluyla başaramazlar. Bunu başarmak için, geleceğe ait büyük umutların nasıl alevlendirileceğim ve
alevin nasıl körükleneceğini bilmeleri gerekir. Ortaya atılan umudun şekli önemli değildir; bu ahiretteki cennet olabileceği gibi, dünya cenneti, yağmacılık, hesapsız servet, efsanevi başarı ve dünya egemenliği de olabilir. Eğer komünistler Avrupa'yı ve dünyanın büyük bir bölümünü ele geçirirlerse, bu, onların hoşnutsuzluğu iyi tahrik etmesini veya halk kitlelerini nefretle iyi zehirlemesini bildiklerinden değil, umut vermesini iyi bildiklerinden ötürü olacaktır. 5 Muhafazakârlarla radikaller (kökten değişiklik isteyenler) arasındaki başlıca fark, geleceğe dönük tepkilerden doğmaktadır. Gelecekten duyulan korku, bizim bugünkü düzene sarılmamıza, geleceğe ait beslenen umut ise bizim değişikliğe istekli olmamıza neden olur. Zengin veya fakir olsun, güçlü veya zayıf olsun herkes gele-çekten korkabilir. Bugün bizim için iyiyse ve istediğimiz bunun gelecekte de sürmesiyse, herhangi bir değişikliğin bizim için anlamı kötüdür. Bu nedenle, olağanüstü başan sağlayan ve mutlu hayat yaşayan kişiler, genellikle temel yeniliklere karşıdırlar. Sakat veya orta yaşını geçmiş kişilerin muhafazakârlığı da geleceğe yönelik korkudan doğmaktadır. Bunlar herhangi bir değişikliğin iyilikten çok kötülük getireceğine inanırlar. Düşkün yoksulun da geleceğe ait iyi bir inancı yoktur. Bunlar için gelecek, içine mayınlı tuzaklar gizlenmiş bir yol gibi görünür. Bu yolda dikkatli yürümek gerekir. Herhangi bir değişiklik başlarının derde girmesi anlamına gelecektir. Umuda dolu olan kişiye gelince, bunların hangi sınıftan oldukları sonuçta bir fark oluşturmaz. Bunlar, hevesli aydın, toprağa susamış çiftçi, paragöz spekülatör, aklı başında tüccar ve sanayici, basit bir işçi veya asil bir toprak sahibi olabilir. Büyük umutların pençesine kapılan bu kişilerin gözleri pekleşir, gerekirse mevcut düzeni yıkarlar ve yeni bir dünya yaratırlar. Bu nedenle, devrimler özel haklardan (imtiyazdan) yoksun bulunanlar tarafından yapılabildiği gibi, özel hak sahibi (imtiyazlı) kişiler tarafından da yapılabilir. İngiltere’de 16. ve 17. yüzyıllarda halkın yararına açık olan otlak ve ekin arazisini zor kullanarak halka kapatma hareketi, zenginler ve Lordlar tarafından yapılan bir devrimdir. Bu devrimde, zenginler geleneksel konumlan bozarak sosyal düzeni değiştirmişlerdir. İngiltere’de zenginler tarafından gerçekleştirilen diğer bir devrim de, 18. yüzyılın
sonunda ve 19. yüzyılın başındaki Sanayi Devrimidir. Makineleşmenin dehşet verici imkânları, sanayici ve tüccarların aklını alevlendirmiştir. Bu kişiler görülmemiş derecede radikal bir devrime öncülük etmişler ve nisbeten kısa bir sürede bu saygıdeğer ve dindar kişiler, İngiltere’nin yüzünü tanınmayacak şekilde değiştirmişlerdir.* Umutlar ve hayaller sokaklara yayıldığı zaman, pasif kişilerin kapılarını kilideyip kepenklerini indirerek öfkeler dininceye dek saklanmaları daha yerinde olur. Çünkü umutlar ne kadar asil de olsalar, aralarında akıl almaz uyumsuzluklara sık sık rastlanır. Kişilerin büyük düzen değişikliği hareketlerine koşup dalmaları için iyice hoşnutsuz olmaları, fakat aşırı yoksulluk içinde bulunmamaları gerekir. Ve ayrıca güçlü bir öğretiye, yanılmaz bir öndere veya yeni bir üstünlüğe sahip olmak yoluyla yenilmez güç kaynağı kapılarının kendilerine açılacağına inanmış olmaları gerekir. Sonuç olarak, giriştikleri büyük hamlenin başarılmasında karşılaşılacak güçlüklerden habersiz olmalan gerekir. Deneyimli kişiler, bu işler için birer engeldir. Büyük Fransız Devrimini başlatan kişiler, siyasi tecrübeden tamamen yoksun kişilerdi. Aynı şey, Bolşevikler, Naziler ve Asyalı devrimciler için de doğrudur. Tecrübeli bir kişi bu işe sonradan katılır. Bu kişi, hareket artık tutunmaya başladıktan sonra harekete dahil olur. İngilizleri kitle hareketlerine karşı çekingen yapan belki de, onların siyasi deneyimleridir. Başka Bir İnsan Olma İsteği Bit kitle hareketinin çağrısıyla mesleki bir kuruluşun çağrısı arasında önemli bir fark vardır. Mesleki bir kuruluş, kişisel ilerlemeler için imkânlar vaat eder ve onun çağrısı temelde kişisel çıkar yönündedir. Bir kitle hareketi ise, özellikle aktif ve uyandırıcı dönemkitleyken, çağrısını kişiliğini yükseltmek peşinde olanlara değil, beğenmediği benliğinden kurtulmak çabasında olanlara yöneltir. Bir kitle hareketinin taraftarlar çekmesi ve bunların taraftarlığını devam ettirmesi, kişisel yükselme arzusunu tatmin edebileceğinden dolayı değil, kişilerin kendinden kurtulma arzusunu tatmin edebileceğinden ötürüdür. Hayatlarını tamiri imkânsız şekilde kötü bulan kişiler, kişisel yükselmede değerli bir amaç bulamazlar. Şahıslarına ait
mesleki bir imkân, onlarda büyük bir çaba doğurmaz. Onlar için kişisel ilerleme kötü, kirli ve çirkindir. Kendi çıkarları uğruna yapacakları her iş, onlara göre, verimsiz olmaya mahkûmdur. Kökü kendi içlerinde olan hiçbir şey iyi ve yüce olamaz. Onların en içten gelen arzuları yeni bir hayattır - yeniden dünyaya gelmek gibi veya buna imkân olmadığına göre, kutsal bir amacın kimliğini kişiliklerine katmak yoluyla yeni bir güven, umut, değer ve övünme duygusuna sahip olmaktır. Aktif bir kitle hareketi onlara her ikisini de vaat eder. Eğer bu kişiler kitle hareketine aktif olarak katılırlarsa, hareketin kolektif bünyesi içinde yeni bir hayata kavuşmuş olurlar; sempatizan durumunda kalsalar bile yine de hareketin mücadeleleri, başarılan ve ideallerinin birer taraftan olarak kendilerine güven, amaç ve övünme duygusu oluştururlar. Hayal kırıklığına uğramış bir kişi için bir kitle hareketi ya bütün benliğin değişmesi imkânını sunar veya kendi kişiliklerinde kaynağı bulunmayan fakat yaşamaları için gerekli olan amaç, övünme, güven, umut ve değer gibi nitelikler vaat eder. Bir kitle hareketinin ilk taraftarları arasında hareketin kendi talih çarklarının dönüş hızını arttırarak şöhrete ve güce ulaştıracağı umuduyla harekete katılan bazı maceraperestlerin de bulunduğu bir gerçektir. Buna karşılık, mesleki kuruluşlara, büyük şirketlere ve ortodoks siyasi partilere hiçbir kişisel çıkar peşinde olmadan katılan kişiler de vardır. Bununla beraber şu durum gerçektir ki, bu gibi topluluklar ve partiler, kişisel çıkarlan tatmin etmedikçe uzun süre yaşayamazlar; hâlbuki doğmakta olan bir kitle hareketinin büyümesi ve gücü, “kişiliğinden kurtulma” arzusunun tatminine bağlıdır. Bir kitle hareketi, kişisel meslekleriyle ilgilenen kişileri, taraftar olarak toplamaya başlamışsa, bu o kitle hareketinin güçlenme aşamasının geçmiş olduğuna bir işarettir ve o kitle hareketinin artık yeni bir dünya kurmakla değil, mevcudu korumakla uğraştığını gösterir. Bu durumda artık o hareket, bir kitle hareketi olmaktan çıkmış ve bir serüven durumuna geçmiştir. Hitler’e göre, “bir hareket ne kadar çok makam tesis eder ve mevki dağıtırsa o kadar daha düşük nitelikteki kişileri kendine çeker ve sonunda bu siyasi askıntılar başarılı bir partiyi öylesine sararlar ki, başlangıçtaki hareket, artık ilk
idealistler tarafından tanınmayacak hale gelir... Bu durumda hareketin amacı kaybolmuştur. Saptırma yoluyla bütün benliğin nasıl değiştirildiği, kitabın 3. Bölümünde ele alınmıştır. Bu bölümde, benlikteki kısmi değişimleri tartışacağız. Kutsal bir amaca iman, bir dereceye kadar nefsimize olan inancın kaybolmasından doğan boşluğu doldurmaktadır. Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıfsa, ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönündeki iddiası da o kadar güçlüdür. Bir insanın işi meşgul olunmaya değerse, o insan muhtemelen kendi işiyle meşgul olur. Fakat, işini meşgul olmaya değmez buluyorsa, kişi aklını kendi anlamsız işinden ayırarak, başkalarının işiyle iştigal eder. Başkasının işiyle meşgul olmak şu şekillerde ortaya çıkar: Dedikodu yapmak, kirli çamaşırlar aramak ve başkasının işine burnunu sokmak ve ayrıca yerel, ulusal ve ırksal konulara aşın ilgi göstermek. Böylece kendinden uzaklaşan kişi, ya başkasının sırtına biner ya da onunla gırtlak gırtlağa gelir. Başkalarına karşı kutsal bir görevimiz olduğu düşüncesiyle içimizi yakan inanç, aslında boğulmakta olan nefsimizin en yakında yüzen can yeleğine tutunması gibidir. Elimizin yardım etmek için uzanması gibi görünen hareket, genellikle aziz canımızı kurtarmak üzere tutunmak için elimizin uzanmasıdır. Kutsal görev ortadan kaldırılırsa geriye zayıf ve anlamsız bir hayat kalır. Hiç şüphe yok ki, ben merkezli hayatımızı bencil olmayan hayatla değiştirmek yoluyla nefsimize karşı büyük bir saygı kazanırız. Bencil olmamanın verdiği gurur, en alçak gönüllüler için bile sonsuzdur. Bir kitle hareketinin en güçlü çekiciliği, kişilerde geleceğe bağlı umut yaratmasıdır. Bu çekicilik, özellikle gelişme düşüncesiyle dolu olan bir toplumda daha etkindir. Gelişme düşüncesine sahip kişiler için yarına ait bir umut beslenemediği takdirde, yaşanacak hayal kırıklığının etkisi de daha şiddetli olacaktır. Hitler döneminden önceki Almanya için Hermann Rauschning diyor ki, “Savaşı
kaybettikten sonra karşılaştığımız en büyük dertlerden biri, kişilerin her şeyin sonuna gelindiği inancına kapılmaları olmuştur”* Modern bir toplumda insanlar ancak ardı arkası kesilmez telaşlı bir hayatın meydana getirdiği şaşkınlık içinde yaşadıkları sürece umutsuz yaşamaya dayanabilirler. İşsizliğin oluşturduğu karamsarlık, yalnız yoksulluk korkusundan değil, hayallerde yarattığı geleceğe ait boşluktan da ileri gelmektedir. İşsiz kalan kişilerin, kendilerine maddi yardım yapanlar yerine, kendilerine umut aşılayanları takip etmeleri daha güçlü bir ihtimaldir. Kitle hareketlerini yönetenler, taraftarlarını hayatın şimdiki zevklerinden yoksun kılarak, geleceğe ait umutlarla uyuttukları ithamıyla sık sık karşılaşırlar. Hayal kırıklığına uğramış kişinin şimdiki hayatı zaten öylesine bozuktur ki, şimdiki zevk ve konfor, o bozukluğu gidermez. Bu kişiler için gerçek tatmin ancak ve ancak geleceğe ait umutlardan doğabilir. Şimdiki hayatımızda kişisel ilgilerimiz ve umutlarımız, bu hayatı yaşanmaya değer kılmayacak nitelikteyse, hayatı değerli kılacak şeyi kendi dışımızda aramaya şiddetle ihtiyaç duyarız. Kendini adamanın, sadakatin ve manevi teslimiyetin her çeşidi, aslında ziyan olan değersiz hayatımıza bir anlam verebilecek amaçlara can havliyle sarılmamızdır. Dolayısıyla, kişinin kendini yeni bir kişi yapacak şeye sıkıca sarılması, elbette ki hırslı ve abartılı olacaktır. Nefsimize bir dereceye kadar inancımız olabilir, fakat ulusumuza, dinimize, ırkımıza veya kutsal amacımıza duyduğumuz inanç aşın ve uzlaşmaz olmak zorundadır. Kişinin kendini yeni bir kişi haline getireceği amaca gevşek bir şekilde sarılması, onu unutmak istediği kendi kişiliğinden ayırmasına yetmez. Uğrunda canımızı vermeye hazır olmadığımız bir amacın, hayatımızı değerli kılacağından emin olamayız. Bu canını vermeye hazır olma duygusu, bugüne kadar kaybettiğimiz fırsatların yerini dolduracak olan şimdiki amacın, gerçekte şimdiye kadar seçebileceğimiz amaçlardan en iyisi olduğunun kendimize ve başkalarına dönük bir ispatıdır. Kitle Hareketleri Arasında Transfer İnsanlar kitle hareketlerine katılmaya hazır duruma geldikleri zaman, sadece belirli bir öğretisi veya programı olan bir harekete değil, genellikle etkili olan herhangi bir harekete katılabilecek duruma gelmişler demektir. Hitler
öncesi Almanya’da gençler Komünist partiye mi yoksa Nazi partisine mi katılacaklarına karar vermek için çoğu zaman yazı-tura atmak durumunda kalmışlardır. Çarlık Rusya’sının son sıkışık devresinde Yahudi halkı ya Siyonizme ya da Komünist devrime katılmaya hazır durumdaydı. Bir ailenin bazı üyeleri devrimcilere, bazıları da Siyonistlere katılıyorlardı. Dr. Hayim Weizmann, annesinin şöyle söylediğinden bahseder: “Her ne olursa olsun, sonuç benim için iyidir. Eğer Samuel (devrimci oğul) haklıysa Rusya’da hepimiz mutlu yaşayacağız ve eğer Hayim (Siyonist oğul) haklıysa, o zaman Filistin’e gidip orada yerleşeceğiz.” Bu her çeşit kitle hareketini kabul edebilme durumu, kesin inanç adayı belirli bir kitle hareketinin ateşli taraftan olduktan sonra da devam edebilir. Kitle hareketlerinin birbirleriyle şiddetli rekabet halinde bulunduğu yerlerde, en ateşli taraftarlar arasından bile, bir hareketten diğerine geçenler sık sık görülür. Yani’nin Kani olduğu ne nadirdir, ne de mucizedir. Günümüzde her saptırıcı İdde hareketi, rakibinin ateşli taraftarlarına, kendi lehine taraftar olabilecek aday gözüyle bakmaktadır. Hitler, Alman Komünistlerine müstakbel Nasyonal Sosyalistler olarak bakmıştır ve: “Orta sınıf Sosyal Demokratlar ve sendika patronları arasından hiçbir zaman bir Nasyonal Sosyalist çıkmayacaktır fakat komünistler arasından daima çıkacaktır,” demiştir. Yüzbaşı Rohm, en kızıl komünisti dört haftada parlak bir nasyonal sosyaliste çevirebileceğini söylemekle övünmüştür. Diğer taraftan Kari Radek, kahverengi gömlekli Nazilere müstakbel komünist adayları olarak bakmıştır. Bütün kitle hareketleri, taraftarlarını aynı tip insanlar arasından seçtiğine ve aynı düşünce tarzındakilere hitap ettiğine göre:
de taşır. Bazen iki veya üç ayrı hareketin bir hareket halinde birleştiği de olur. Musa peygamber zamanında esir İbranilerin isyan ederek Mısır’dan çıkması hem dini hem de milliyetçi bir hareketti. Japonların militan milliyetçiliği, aslında din temellidir. Büyük Fransız Devrimi yeni bir din olmuştur; öyle ki, “Bu dinin temel noktası, Özgürlük ve Kutsal Eşitlik şeklinde Devrim’in prensipleri halini almıştır. Hatta ulusal bayramlarda uygulanan ve Katolik merasiminden alınma ibadet şekli de vardır. Ve yine Devrim’in özgürlük şehitleri, kahramanları ve azizleri vardır.”1 Fransız Devrimi aynı zamanda milliyetçi bir harekettir. Parlemento 1792’de, ülkenin her tarafına “Vatandaşlar, vatan için doğar, vatan için yaşar ve vatan için ölür” ibaresini taşıyan anıtlar dikilmesi için kararname çıkarmıştır. 16. yüzyılda başlayan Reformasyonun dini hareketleri, köylülerin ayaklanmalarından da anlaşılacağı gibi devrimci bir karakter taşımaktaydı ve bu hareketler aynı zamanda milliyetçi hareketlerdi. Luther şöyle söylemişti: “İtalyanların gözünde biz Almanlar, aşağılık Cermen domuzlarından başka bir şey değiliz. Bizi şarlatan gibi oynatıyorlar ve ülkemizi iliğine kadar sömürüyorlar. Uyan Almanya!” Bolşeviklerin ve Nazilerin dini karakterleri oldukça belirgindir, orak-çekiç ve gamalı haç putlaştırılmıştır. Bunların resmigeçit törenleri, dini törenler gibidir. Bolşevik ve Nazi devrimleri aynı zamanda sonuna kadar şişirilmiş milliyetçi hareketlerdir. Nazi devrimi başından beri milliyetçi olmuştur, fakat Bolşeviklerin milliyetçiliği sonradan gelişmiştir. Siyonizm hem milliyetçi bit hareket, hem de sosyal bir devrimdir. Aynı zamanda ortodoks Yahudiye göre de bir dini harekettir. İrlanda milliyetçiliği köklü bir dini hava taşımaktadır. Asya’da şimdi gelişen kitle hareketleri, hem milliyetçi hem de devrimcidir. Bir kitle hareketinin durdurulması, o hareketin yerini almak üzere başka bir hareketin konulması sorunudur. Bir sosyal devrim, dini veya milliyetçi bir hareketi körüklemek yoluyla durdurulabilir. Böylece, Katolikliğin kitle hareketi ruhunu canlandırdığı bir ülkede, komünizmin yayılması önlenir. Japonya’da bütün sosyal protesto hareketlerinin yön değiştirmesini sağlayan, milliyetçilik hareketi olmuştur.
Birleşik Amerika’nın güney eyaletlerindeki ırk dayanışması hareketi, sosyal ayaklanmayı önleyici bir rol oynamaktadır. Aynı durum Kanada’daki Fransızlar ve güney Afrika’daki Hollanda soyundan gelenler (Boerler) için de gözlemlenebilir. Yerine başka bir hareket koymak yoluyla bit hareketin durdurulması, her zaman kolay olmaz ve genellikle pahalıya mal olur. Mevcut düzenin değişmesini istemeyenler, kitle hareketleriyle de oynamamalıdırlar. Çünkü özlü bir kitle hareketi yürüyüşe geçtiği zaman, mevcut düzen bundan mutlaka zarar görür. İkinci Dünya Savaşından önceki İtalya ve Almanya’da tecrübeli iş adamları komünizmin önlenmesi için tamamen “mantık” yoluyla hareket ederek, Faşist hareketi ve Nazi hareketini desteklemişlerdir. Fakat bu şekilde hareket etmekle bu tecrübeli ve mantıklı adamlar kendi yok oluşlarını kolaylaştırmışlardır. Kitle hareketinin yerine konulabilecek daha emniyetli çözümler vardır. Genel olarak bireyciliği önleyen veya nefsini unutmayı kolaylaştıran ya da yeni bir hayata başlama fırsatı vaat eden herhangi bir düzenleme, kitle hareketinin doğuşunu ve yayılışını önleyebilir. Bu konu ilerideki bölümlerde ele alınacaktır. Burada kitle hareketi yerine konulabilecek nadir bir düzenlemeden, “göç”ten bahsedeceğiz. Göç, hayal kırıklığına uğramış bir kişinin bir kitle hareketine katılmakla elde edeceğini umut ettiği şeyleri, yani değişikliği, yeni bir başlangıcı vaat eder. Doğmakta olan bir kitle hareketinin saflarını dolduran tipteki insan, önüne çıkan göç imkânını da aynı ilgiyle karşılayacaktır. Bu nedenle, göç, bir kitle hareketinin yerini alacak niteliktedir. Örneğin, “Birinci Dünya Savaşandan sonra Amerika Birleşik Devletleri ve İngiliz İmparatorluğu, Avrupa ülkelerinden çok sayıda göçmeni ülkelerine kabul etseydi, ne bir Faşist devrim ne de bir Nazi devrimi görüşü akla uygun gelmektedir. Bununla birlikte, kitle halindeki göçler, taşıdıkları insan malzemesinin özelliği bakımından, kitle hareketlerinin doğması için verimli ortamlar da oluşturabilirler. Bazı durumlarda, bir göçün nerede son bulduğunu ve bir kitle hareketinin nerede başladığını “ve hangisinin önce geldiğini” kestirmek zordur. Musa peygamber zamanında İbranilerin Mısır’dan göçü, dini ve milliyetçi bir hareket halini almıştır. Roma İmparatorluğunun çöküş döneminde, barbarların göçü
sadece bir halkın bir yerden diğer bir yere kaymasından daha başka anlamlar taşır. Bunu açıklayıcı gerçek şudur ki, barbarların sayıları nispeten azdı, fakat bir ülkeye bir kere yayıldıktan sonra ezilmiş ve hoşnutsuz çeşitli halk sınıflarının kendilerine katılmasıyla, bir sosyal devrim hareketi yabancı istilası maskesi altında başlamıştır. Her kitle hareketi, bir bakıma bir göçtür, yani, vaat edilene doğru bir yürüyüştür. Kitle halindeki göç, bir hareketin birliğini ve maneviyatını güçlendirir.