Birleştirici Etkenler
Nefret Birleştirici etkenlerin en kolay bulunanı ve en geniş kapsamlısı “nefret”tir. Nefret, bir insanı kendi kendinden koparıp ayırır ve ona derderini ve geleceğini unutturarak onu kıskançlık ve yalnızca kendini düşünmekten kurtarır. O kişinin artık en içten arzusu, kendi benzerleriyle kaynaşıp ateşli bir kitle haline gelmektir. Kitle hareketleri bir Tanrıya inanmaksızın doğabilir ve genişleyebilir, fakat ortada nefrederi üzerine çekecek bir düşman olmaksızın genişleyemez. Bir kitle hareketinin gücü, seçmiş olduğu düşmanın canlılığı ile doğru orantılıdır. Yahudilerin imha edilmesini arzu edip etmediği sorulduğu zaman Hitler şöyle cevap vermişti: “Hayır... İmha edersek onları yeniden yaratmamız gerekecektir. Sadece ismen değil, cismen mevcut bir düşmanımızın bulunması esastır.”* F. A. Voigt, 1932’de Nasyonal Sosyalist hareketini incelemek üzere Berlin’e gelmiş bir Japon heyetinden bahseder. Voigt heyetin bir üyesine hareket hakkında ne düşündüğünü sorduğu zaman aldığı cevap şöyle olmuştur: “Hareket fevkaladedir. Buna benzer bir hareketi, biz de Japonya’da yapmak isterdik fakat maalesef Japonya’da Yahudiler yok.” Bir kitle hareketini fiiliyata götüren veya genişleten liderlerin yetenekleri ve kurnazlıkları sadece seçtikleri öğreti ve programla değil, seçtikleri düşmanla da kendilerini göstermektedir. Kremlin’in teorisyenle-ri, demokratik Batı’yı ve özellikle Amerika’yı düşmanları olarak seçmek için İkinci Dünya Savaşı namlularının soğumasını büyük bir sabırsızlıkla beklediler. Amerika’nın yapacağı herhangi bir iyi niyet jestinin veya herhangi bir fedakârlığın, Kremlin’den Amerika aleyhine çıkmakta olan iftira zehrini azaltacağı şüphelidir. Çan Kay Şek’in önemli eksikliklerinden birisi, savaş bittikten ve düşman Japonya sahneden çekildikten sonra uygun yeni bir düşman bulmaktaki başansızlığıdır. Olasıdır ki, enerjik fakat basit düşünceli olan General, Çin halk kitlelerindeki
heyecanı, beraberliği ve fedakârlığı yaratan etkenin kendi kişiliği değil, düşman Japonya olduğunu göremeyecek kadar kendini beğenmişti. Ortak nefret, en uyumsuz unsurları bile birleştirir. Ortak nefreti bir düşmanla paylaşmak, onu bir yakınlık duygusuyla zehirlemek ve dolayısıyla onun karşı koyma gücünü zayıflatmaktır. Hitler, Yahudi düşmanlığını sadece Almanları birleştirmek için değil, aynı zamanda Yahudi düşmanı Polonyalıların, Romenlerin, Macarların ve hatta Fransızların dayanma gücünü zayıflatmak için de kullanmıştır. İdeal Tanrının “tek” olması gibi, ideal “şeytan”ın da tek olması gerektiği anlaşılmaktadır. Hitler örneğinden öğrendiğimiz gibi büyük bir liderin dehası, bütün nefretleri tek bir düşman üzerine toplamaktan ibarettir —hatta böylece birbirine düşman olanlar bile bir kategoriye girmiş olmaktadır. Hitler, Yahudileri “düşman” olarak seçtiği zaman, Almanya’nın dışında bütün ülkeleri Yahudilerin veya onlara hizmet edenlerin istilasına uğramış olarak gösterdi. Hitler, “İngiltere’nin, Fransa’nın, Amerika’nın arkasında İsrail vardır”* diye demeç vermişti. Stalin de düşmanını seçerken tek Tanrı prensibine uygun hareket etmiştir. Bu düşman önceki faşizm, sonradan da Amerikan plütokrasisi olmuştur. Yine düşman, ideal bir Tanrıda olduğu gibi, her şeye kadir ve her yerde hazır olmalıdır. Yahudilere gereğinden fazla önem verdiği kendisine hatırlatıldığı zaman, Hitler şu cevabı haykırmıştır: “Hayır, hayır, hayır!.. Yahudi’nin bir düşman olarak taşıdığı müthiş özelliklere verilen önemin abartılması imkânsızdır.”1 Bir kitle hareketi içinde karşılaşılan her güçlük ve başarısızlık düşmanın bir marifetidir ve buna karşılık her başarı düşmanın şeytani planlarına rağmen kazanılmış bir zaferdir.2 Son olarak da, ideal bir düşmanın yabancı olması gerekir. İdeal düşman niteliğini kazanması için yerli bir düşmanın yabancı bir soydan geldiği iddia edilmelidir. Hitler, Alman Yahudilerine kolaylıkla yabancı damgasını basmıştı. Bolşevik devrim kışkırtıcıları, Rus aristokrasisinin yabancı (İskandinav, Tatar, Batılı) kökten geldiği konusu üzerinde ısrarla durmuşlardı. Fransız Devrimi’nde aristokratlara, “barbar Germenlerin torunları olarak, Fransız avam sınıfına ise medenileşmiş Galyalıların ve Romalıların torunları3
olarak bakılmıştı. Püriten Devrimindeki kralcılara Normandiyalı (yani yabancı bir istilacı grubun torunları) damgası vurulmuştu. Genellikle, bir şeyi sevdiğimiz zaman, o şeyi bizimle beraber sevecek taraftarlar aramayız; aksine, sevdiğimiz şeyi seveni, rakip ve saldırgan olarak görürüz. Fakat bir şeyden nefret ettiğimiz zaman, aynı şeyden nefret eden taraftarları daima ararız. Haklı bir şikâyetimiz olduğu ve bize haksızlık yapanlardan intikam almak istediğimiz zaman, bizim tarafımızı tutacak kişiler aramamız akla yatkındır. Şaşırtıcı nokta şudur ki, nefretimiz elle tutulur bir şikâyetten ileri gelmediği ve bu şikâyetimizin pek de haklı görünmediği durumlarda, taraftar bulma arzumuz daha da şiddetlenmektedir. Bizim gibi nefret eden başkalarıyla birleşmeye bizi iten, genellikle işte bu haksız yere duyduğumuz nefrettir ve bu cins nefret, en etkili birleştirici etkenlerden bir tanesi olarak işlev görür. Bu çeşit nefretler nereden gelir ve nasıl bir birleştirici etkisi vardır? Bunlar bizim kendi özümüzdeki yetersizliği, değersizliği, suçluluğu ve diğer eksiklikleri bastırma çabamızın bir ifadesidir. Bu durumda kendini aşağı görme duygusu, başkalarından nefret etme kalıbına girer ve bunu maskelemek için çok kesin ve ısrarlı bir çaba sarf edilir. Açıkça bellidir ki, bunu yapmanın en etkili yolu, bizim gibi nefret eden mümkün olduğu kadar çok sayıda insan bulmaktır. Bu durumda olanların genel bir fikir birliğine büyük ihtiyaçları vardır. Hatta ikna ısrarlarımızın çoğunluğu, belki de inancımızdan çok, sebepsiz nefretimizden kaynaklanmaktadır. Haklı şikâyetlerimiz olması halinde bile nefretimiz, haksızlığa uğramamızdan çok, acizliğimizden, yetersizliğimizden ve korkaklığımızdan (diğer bir deyimle kendimizi aşağı görmemizden) ileri gelir. Kendimizi bize eziyet edenlerden üstün görüyorsak, büyük olasılıkla onları küçümser hatta onlara acırız, fakat onlardan nefret etmeyiz. Şikâyet ile nefret arasındaki ilişkinin basit ve direkt bir ilişki olmadığı şu gerçekten de görülmektedir ki, içimizde doğan nefret, bizi haksızlığa uğratana her zaman yönelmez. Çoğunlukla, bize birisi kötülük yaptığı zaman nefretimizi onunla hiç ilgisi olmayan başka birisine veya bir gruba yöneltiriz. Stalin’in
gizli polisinin zorbalığına maruz kalan Ruslar, “kapitalist savaş tüccarlarına” kolayca öfkelenir; Versay Antlaşması’ndan şikâyetçi olan Almanlar, hırslarını Yahudileri imha etmekle alır; Boer’lerin baskısından ezilen Zulu’lar, Hindu’ları kılıçtan geçirir; ABD güney eyaletlerindeki zenginler tarafından sömürülen beyazlar, zencileri linç ederler. însanda, kendini aşağı görme duygusu, “düşünülebilecek en haksız ve en caniyane hırslan yaratır, çünkü o, kendini suçlu bulan ve kusurlu olduğuna kendini ikna eden gerçeğe karşı, öldürücü bir nefret duyar.” Nefretin, haklı bir şikâyetten çok, kendini aşağı görmekten ileri geldiği, nefretle suçluluk hissi arasındaki çok yakın ilişkileri görülmektedir. Bir kişiden nefret etmenin en kesin yolu, o kişiye ağır bir haksızlık yapmaktır. Bir kişinin bize yönelik haklı bir şikâyeti olduğu zaman ondan duyduğumuz nefret, bizim ona yönelik haklı bir şikâyetimiz olduğu zaman duyduğumuz nefretten daha güçlüdür. İnsanların suçlarını yüzlerine vurmakla ve bu yolla onları utandırmakla, saygılı ve alçak gönüllü olmalarını sağlayamayız. Bunu yapmakla muhtemelen onların gururlarını kırar ve içlerinde bir tecavüz isteği yaraünz. Nefret ettiğimiz kişilere kötülük yapmak, nefretimizin ateşini körüklemek anlamına gelir. Bunun aksine, bir düşmana asil bir davranışta bulunmamız, ona duyduğumuz nefreti körleştirmek demektir. Suçluluk duygumuzu yenmekte en etkili yol, kendilerine karşı suç işlediğimiz kişilerin gerçekten cezayı hak eden, kötü ve hatta öldürülmeye layık kişiler olduğuna kendimizi ve başkalarını inandırmaktır. Haksızlık yaptığımız kişiler, acınası kişiler olmadığı gibi, onlara karşı kayıtsız da kalamayız. Ya onlardan nefret edip onlara eziyet etmeliyiz ya da kendimizi “kendini aşağı görme” akıntısına bırakmalıyız. Bir dinin yüce bir noktaya yönelmiş olması, güçlü bir suçluluk ve günahkârlık duygusu ortaya çıkarır. İman bildirmenin yüceliği ile davranışların kusurluluğu arasında kaçınılmaz bir tezat vardır. Tahmin edileceği gibi, suçluluk
duygusu nefreti geliştirir. Böylece, iman ne kadar yüce olursa, onun beslediği nefret de o denli şiddetli olur. İçinde iyilik taşıyan bir düşmandan nefret etmek, tamamen kötü olan bir düşmandan nefret etmekten daha kolaydır. Japonların biz Amerikalılara oranla bir avantajı vardı. Çünkü onlar biz Amerikalılarda, bizim onlarda bulduğumuzdan daha çok beğenilecek şey buluyorlardı. Onlar bizim onlardan nefret edebildiğimizden daha güçlü bir şekilde bizden nefret edebiliyorlardı. Uluslararası ilişkilerde Amerikalılar iyi bir nefretçi sayılmaz, çünkü onlar kendilerini bütün diğer uluslardan daha üstün zannederler. Bir Amerikalının diğer bir Amerikalıya (örneğin Hoover veya Roosevelt’e) nefreti, bir yabancıya duyacağı antipatiden çok daha güçlüdür. Şu nokta ilgi çekicidir ki, Amerika’nın nispeten geri kalmış güneyli halkı, diğer Amerikan vatandaşlarına oranla daha güçlü bir yabancı düşmanlığı göstermektedir. Eğer Amerikalılar yabancılardan tüm kalpleriyle nefret etmeye başlarlarsa bu, Amerikan halkının kendi yaşayış tarzına duydukları güveni yitirmiş olduğunun işaretidir. Nefretin derinliğinde beğenmek gibi ters bir akıntının varlığı, nefret ettiğimiz kişileri taklit etme eğitimimizle kendini gösterir. Böylece, her kitle hareketi zamanla kendini nefret ettiği özel düşmanına benzer duruma getirir. Fransa’da Jakobenler, zulmüne karşı ayaklandıkları yönetimin bütün kötülüklerini kendileri de tekrar etmişlerdir. Sovyet Rusya, tekelci kapitalizmin en katıksızını ve büyüğünü gerçekleştirmektedir. Hitler, Sion’un akıllı adamlarının mazbatalarını kendine rehber olarak almış ve onları “en küçük ayrıntısına dek”* takip etmiştir. Zulme uğrayan kişilerin, hemen hemen her zaman, kendilerine zulmedenlere benzediklerini görmek hayret vericidir. “Kötü insanlar kötü insanları yaratır,” sözü, kısmen şu gerçeğe dayanmaktadır: kötüden nefret eden kişiler, kendilerini o kötüye benzetirler ve böylece, kötülük devam eder. Bu durumda fanatiklerin hem kendilerine benzetme hem de karşıt duruma getirme yoluyla dünyaya kendi benzerlerini yaydıkları açıkça görülmektedir. Fanatik Hıristiyanlık eski devirlerde, hem taraftarlar kazanmak hem de yeni bir gaddarlık örneği vermek yoluyla kendini devam ettirmiştir. Hitler, hem Nazizmi geliştirerek hem de demokrasileri hoşgörüsüz ve insafsız olmaya zorlayarak
kendini dünyaya kabul ettirdi. Komünist Rusya, hem taraftarlarına hem de düşmanlarına kendi şeklini aşılamaktadır. Böylece, “nefret” her ne kadar bir topluluğun kendini savunması için kolayca kullanılacak bir araçsa da, sonunda bu o topluluk için pahalıya mal olur; çünkü savunmasını yapmış olduğumuz değerlerin birçoğunu böylelikle kaybetmiş oluruz. Nefretin derinliğinde beğenmek gibi ters bir akıntının bulunduğunu sezmiş olan Hitler, bundan önemli bir sonuç çıkarmıştır. Hitler, Nasyonal Sosyalistin, düşmanının nefretine layık olmasını büyük önemle karşılamış ve böyle bir nefreti, Nasyonal Sosyalistin üstünlüğünü ispat niteliğinde görmüştü. Öyle anlaşılmaktadır ki, kendi değersizliğimizi öğrenmenin ezikliği içine girdiğimiz zaman kendimizi bazı kişilerden aşağı, bazılarından da yukarı görmeyiz fakat en aşağı insandan da daha aşağı görürüz. Böylece bütün dünyadan nefret ederiz ve bütün insanlığa zulmetmek isteriz. Hayal kırıklığına uğramış kişiler, varlıklı kişilerin düşmesinde ve dürüst kişilerin lekelenmesinde kendileri için bir güvence unsuru görürler. Onlar, insanlığın genel olarak gerilemesini dünya kardeşliğine yönelmiş bir adım olarak görürler. Kargaşalık, onlarca bir eşitlik cennetidir. Yeni bir hayat ve yeni bir düzen gelmesi gerektiği konusunda, onların ateşli inançları, bu yeni düzenin kurulabilmesi için eskisinin yıkılması gerektiği inancıyla körüklenir. Sonsuza dek refah içinde yaşamayı arzulayan haykırışları, var olan her şeyden nefret etmelerinin ve mevcut düzenin sonunun geldiğini görme özlemlerinin bir ifadesidir. İhtiraslı nefret, bir kişinin boş hayatına anlam ve amaç kazandırır. Böylece, hayatlarının amaçsızlığı ile sık sık huzursuz olan kişiler, yalnızca kendilerini kutsal bir amaca adamakla değil, aynı zamanda aşın bir akımı desteklemekle de yeni bir tatmin elde ederler. Bir kitle hareketi, bu kişilere her iki yolda da sınırsız imkânlar vaat eder. Pascalın “bütün insanların doğal olarak birbirinden nefret ettiği ve sevgi ve hayırseverliğin birer sahte görüntü olduğu, çünkü bunların temelinin nefretten oluştuğu”* şeklindeki
ifadesinde ne kadar gerçek payı bulunduğunu bilmemekle beraber, benliğimizin oluşumunda nefretin geniş kapsamlı bir eleman olduğunu düşünmemek imkânsızdır. Bütün heyecanlarımız, bağlılıklarımız, ihtiraslarımız ve umutlarımız analiz edildiği zaman, İçinde nefret bulunduğu görülür. Diğer taraftan, nefreti tahrik etmek yoluyla bir heyecan, bir bağlılık ve bir umut oluşturmak mümkündür. Martin Luther şöyle demişti: “İstediğim şekilde dua edemeyecek kadar kalbim soğuk olduğu zamanlar, aklıma düşmanlarımı getiririm... Öyle ki, kalbim öfke ve nefrede şişer ve o zaman tutkuyla dua edebilirim. Ve öfkem ne kadar kızgın olursa, dualarım da o kadar güçlü olur.” “Beraberlik” ve “kendinden özveri” davranışı, en asil amaçlar için teşvik edildiğinde bile, nefret etmek için bir fırsat oluşturur. Hatta insanlar dünyada hoşgörü ve barışı artırmak gibi yüce amaçlar için bir topluluk kursalar bile, bu topluluğun üyelerinin kendi gibi düşünmeyenlere karşı şiddetli hoşgörüsüzlük göstermeleri olasıdır. Bireyin bir topluluğa tam uyması için gerekli olan al-turizm ve asimile olma, ihtiraslı davranış eğilimi oluşturur ki bu davranışlara ihtiraslı nefret de dâhildir. Birlik ve altıırizm havası içinde nefretin gelişmesine yardım eden başka etkenler de vardır. Kendi özünden fedakârlıkta bulunmuş olmanın, insanlarda sanki başkalarına karşı sert ve merhametsiz davranmaya hak kazanmış olmak gibi bir düşünce yarattığı görülmektedir. Kesin inanç adamının, özellikle de dindar bireyin görüntüde alçak gönüllü biri olduğu doğrudur. Ancak, gerçek şudur ki, benliğini teslim etmek ve nefsini itaatkâr kılmak, gurur ve kibir doğurur. Böylece, kesin inanç adamı kendini ayncalıklı, dünyaya nur saçmaya gelmiş bir kişi, uysal görünüşlü bir savaşçı ve dünyanın mirasçısı olarak görme yanılgısına düşer. Kendi inancında olmayan kişiler onun için birer iblistir ve söylediklerini dinlemeyenler kahrolacaklardır. Bir de şu konu vardır: kendi özümüzü reddedip kapalı bir topluluğun bir parçası haline geldiğimiz zaman sadece kişisel menfaatimizi reddetmiş olmayız, aynı zamanda kişisel sorumluluktan da sıyrılmış oluruz. Bir kişinin tek başına karar vermede duyduğu tereddütlerden, korkulardan ve şüphelerden kurtarıldığı zaman, zalimlikte ve gaddarlıkta ne kadar aşırı noktalara gideceği belli olmaz. Bir kitle
hareketinin tek vücut yapısı içinde kişisel bağımsızlığımızı kaybettiğimiz zaman yeni bir özgürlüğe kavuşuruz: Bu, hiç utanmadan ve vicdan azabı çekmeden, nefret etme, yalan söyleme, işkence yapma, adam öldürme ve ihanet etme özgürlüğüdür. Bir kitle hareketinin çekiciliği kısmen bu gerçekte yatmaktadır. Orada biz, “başkalarının namusunu lekeleme hakkı” buluruz ki bunun, Dostoyevski’ye göre büyüleyici bir cazibesi vardır.** Hitler, bireyci kişinin acımasız davranışlarını, aşağılık davranışlar olarak görüyor ve şöyle diyordu: “Kutsal bir inanca dayanmayan acımasız davranışlar, dengeden ve kararlılıktan yoksundur.” Böylece nefret, sadece bir birleşme aracı değildir, aynı zamanda birleşmenin bir sonucudur. Renan, dünya kurulduğundan bu yana merhametli bir millet bulunduğunu hiç kimsenin duymadığını söylemiştir. Buna ek olarak, merhametli bir kilise veya merhametli bir devrim partisi bulunduğunun duyulmadığı da söylenebilir. Bencillikten doğan nefret ve zalimlik, benliğini teslim etmekten doğan nefret ve zalimliğin yanında hafif kalır. Tanrı aşkı, Hıristiyanlık aşkı, bir millet aşkı, zulmedilenleri korumak aşkı vs. gibi heyecanlar uğruna kan döküldüğünü, şiddete başvurulduğunu ve tahribat yapıldığını gördüğümüz zaman bu utanç verici hareketlerin suçunu genellikle güç ihtirasına kapılmış liderlere yükleriz. Gerçekte, bu hareketler bir liderin planlan değil, o heyecanların doğurduğu beraberliğin sonucunda asil duyguların nefret ve şiddet kalıbına girmesidir. Bir insanı benliğinden sıyırmak bir bakıma onu insanlığından sıyırmaktır. İşkence odası anonim bir müessesedir. Taklitçilik Taklitçilik, temel bir birleştirici etkendir, Monotonluğu artırmaksızın sıkı örgütlü bir topluluğu geliştirmek imkânsızdır. Bütün kitle hareketlerinin övdüğü tek-görüşlü- lük, itaat yoluyla olduğu kadar taklitçilik yoluyla da elde edilir. İtaatin kendisi bir emre karşı ne kadar uygulanıyorsa, taklidi takip ederken de aynı miktarda uygulanır. Her ne kadar taklit etme yeteneği her insanda bulunursa da bu yetenek bazı kişilerde daha çoktur. Acaba, birlikte hareket etme eğilimindeki hayal kırıklığına uğramış kişiler özellikle mi taklitçidirler? Acaba, hayal kırıklığı ile taklitçiliğe
eğilim arasında bir ilişki var mıdır? Acaba, taklitçilik bazı hallerde, hayal kırıklığına uğramış kişilerin içini kemiren sıkıntılarından kaçması için bir araç mıdır? Hayal kırıklığına uğramış kişilerin başlıca sıkıntısı, kusurlu ve yetersiz benlikleri bulunduğuna inanmış olmalarıdır ve başlıca istekleri, istenmeyen benliklerinden sıyrılarak yeni bir hayata başlamaktır. Bu isteklerini, ya yeni bir kimlik elde etmekle ya da kişisel özelliklerini kamufle etmekle gerçekleştirmeye çalışırlar. Kendi kendimiz olmak bizi ne kadar az tatmin ederse, başkaları gibi olma isteğimiz o kadar güçlü olur. Bu nedenle, bize yaklaşık olarak benzeyen kişilerden ziyade bizden çok farklı olan kişileri, hayran olduğumuz kişiler-dense, hor gördüğümüz kişileri taklit etmeyi daha kolayca benimseriz. Ezilmiş ve hor görülmüş kişilerin (Zenciler ve Yahudiler gibi) taklitçiliği özellikle göze çarpar. Kişisel özelliklerini kamufle etmeye gelince bu, tamamen taklitçilikle elde edilir, yani, mümkün olduğu kadar başkalarına benzemekle. Ait olma arzusu kısmen benliğini kaybetme arzusudur. Hayal kırıklığına uğramış kişilerin karakteristiği olan “kendine güvensizlik” de bu kişilerin taklitçiliğini çoğaltır. Kendi aklımıza ve şansımıza güvenimiz ne kadar çok azalırsa, başkalarını örnek olarak izlememiz o kadar artar. Yeni bir kimlik arama isteği olmasa bile sadece benliğini reddediş, gittikçe artan taklitçiliğe yol açar. Reddedilmiş benlikte artık, özellik taşıma iddiası kalmaz ve taklit etme eğilimine direnç gösterme de böylece ortadan kalkar, Bu durum, belirli bir kişiliği bulunmadığı için dış etkilere karşı savunması bulunmayan küçük çocuklardaki ve kişiliği zayıf büyüklerdeki duruma benzer. Üstünlük duygusu, taklitçiliği önler. Eğer Amerika’ya gelen milyonlarca göçmen, üstün insanlardan — yani, geldikleri ülkelerin üst tabakasından — oluşsaydı, bugün bir Amerika Birleşik Devletleri olmaz, onun yerine çeşitli dil ve kültür gruplarına ayrılmış birçok devlet olurdu. Irk ve karakter olarak çok çeşitli olan milyonlarca kişinin, böyle kısa sürede ve tamamen birbirlerine kaynaşabilmiş olmasının nedeni, gelen göçmenlerin genellikle en aşağı ve fakir tabakadan ve
hor görülmüş kişilerden oluşmasıdır. Bunlar eski dünyalarındaki kimliklerini atarak yeni bir dünyada yeniden doğmanın şiddetli isteğiyle gelmişlerdi ve yeniyi taklit etmek ve kabul etmek için sınırsız bir kapasiteye gözü kapalı sahiplerdi. Yeni vatanlarının başkalıkları, onlar için itici değil, aksine çekici olmuştur. Onların en şiddetli isteği yeni bir kimliğe ve yeni bir hayata kavuşmaktı ve yenidünyada ne kadar çok başkalık varsa, bu onların eğilimine o kadar uygun gelmekteydi. Anglo-Sakson toplumlardan olmayan göçmenler için, konuşulan dilin başka oluşu da, büyük olasılıkla çekiciliği artırmıştır. Yeni bir dil. konuşmasını öğrenmek zorunluluğu, yeniden dünyaya gelmiş olma hayalini güçlendirmiştir. Taklitçilik, çoğu zaman, bir sorunun çözümüne giden kestirme yoldur. Tek başına bir çözüm bulma niyetimiz, yeteneğimiz veya zamanımız olmadığı zaman başkalarını taklit ederiz. Telaşlı hayat yaşayan insanlar, başkalarını zamanı bol insanlardan daha kolay taklit ederler. Böylece, telaşlı hayat, tek düzelik sağlar. Kişileri kapalı bir topluluk haline getirmekte, devamlı didinmenin önemli bir rolü vardır. Her ne yolla meydana getirilmiş olursa olsun beraberlik, başlı başına, taklitçiliği artıracak niteliktedir. Askere alınarak sıkı örgütlü bir askeri birliğin üyesi haline getirilmiş olan bir sivil, önceki sivil hayatında olduğundan daha çok taklitçi duruma gelir. Beraberliğe katılmış olan kişinin ayrı bir benliği yoktur ve böylece, dış etkilere karşı dirençsizdir. İlkel toplumların üyesi olan kişilerde özellikle göze çarpan taklitçilik, bunların ilkel kişiler olmalarından çok, kapalı bir klan veya kabilenin üyeleri olmalarından ileri gelmektedir. Beraberlik halinde bulunan kişilerin kolayca taklit özellikleri, bir kitle hareketinin hem lehinde hem de aleyhinde bir etkendir. Sadık kişiler kolayca şekillendirilir ve güdülür, fakat bunlar aynı zamanda yabancı etkilere de kolayca kapılabilirler. Öyle görülmektedir ki, tam bir birliğe ve beraberliğe ulaşmış bir topluluk kolayca saptırılabilir. Bütün kitle hareketleri, yabancıların taklit edilmeşine karşı sert bir dille uyanlarda bulunurlar. Yabancıları taklit edenlere hain damgası vurulur. 1926’da İtalyan Milli Eğitim Bakanı şöyle diyordu: “Bir yabancıyı taklit eden her kişi, düşmanı gizlice yurda sokan bir casus gibi milletine ihanetten suçlu sayılır.” İnanan kişinin inanmayan kişiyle temasını önlemek için her
çareye başvurulur. Bazı kitle hareketleri çok aşırıya giderek, taraftarlarının yeni hayat düzenine iyice uyabilmelerini sağlamak için onları ıssız ve uzak yerlere götürürler. Dış dünyayı aşağı görmek hiç şüphesiz ki, zararlı taklitçiliğe karşı en etkili savunma yoludur. Fakat aktif bir kitle hareketi, böyle pasif bir aşağı görme yerine, nefreti kamçılama yolunu tercih eder ki, bu nefret taklitçiliği önlemek yerine, aksine onu teşvik eder. Yalnız, bir yabancı kitlenin içinde sıkışmış ve özelliklerini koruma kararlılığında olan kapalı bir grup için yabancıları aşağı görmek, taklitçiliği önlemek yönünden olumlu olabilir. Büyük ölçüde bir birlik ve beraberliğe ulaşmış bir toplumun üyelerindeki taklitçilik özelliği, o topluma esneklik ve büyük devrimler yapma gücü sağlar ve toplum büyük bir kolaylıkla yenilikleri kabul eder. Beraberlik ruhu taşıyan Türkiye veya Japonya’daki hızlı modernleşme, beraberlik ruhu taşımayan Çin, İran ve diğer ülkelerdeki çok yavaş modernleşme hareketleriyle karşılaştırılırsa aradaki büyük fark kolayca görülebilir. Tam bir şekilde beraberliğe ulaştırılmış Sovyet Rusya gevşek Çarlık Rusyası’na kıyasla, yeni yöntemlere ve yeni hayat düzenine uymakta daha çok imkânlara sahiptir. Tamamen ilkel yaşayan bir halkın modernleştirilmesinin, bazı toplumsal düzenlere alıştırılmış halkın modernleştirilmesin-den daha kolay olacağı açıkça görülmektedir,4 Zorlama ve ikna Davranışları şekillendirmenin ve fikir telkin etmenin bir aracı olarak propaganda bugün herkes tarafından abartılmaktadır. Propagandaya müthiş bir güç olarak bakılmaktadır. Kitle hareketlerinin önemli başarılarından çoğunu, propagandanın başarılı kullanılmış olmasına bağlarız ve propaganda kelimesinden tabancadan ürker gibi ürkeriz. Gerçekte öyle görünmektedir ki, propaganda istemeyen zihinlere kendi kendine giremediği gibi, ne tamamen yeni olan bir şeyi telkin etmeye ne de artık inanmaktan vazgeçmiş kişilerin inancını devam ettirme gücüne sahiptir. Propaganda sadece zaten açık fikirli olan zihinleri etkiler ve onlara fikir aşılamaktan çok, onlarda zaten mevcut olan fikirleri açıkça dile getirir ve o fikirlerin haklılığını savunur, Usta propagandacı, kendisini dinleyenlerin aklında zaten iyice
ısınmış olan fikirleri ve ihtirasları kaynar hale getirir, onların derinliklerindeki duygulan yansıtır. Bir fikir zorlanmadığı sürece, insanlar sadece zaten “bilmekte” oldukları şeye inandırabilir. Propaganda en çok, hayal kırıldığına uğramış kişiler üzerinde başarılı olur. Bu kişilerin korkulan, umutları ve ihtirasları, mantıklarının önüne yığılarak kendileriyle dış dünya arasına girerler. Bunlar, propagandacının ateşli sözlerinde kendi ruhlarının nağmelerini duyarlar. Hayal kırıklığına uğramış kişiler için, propagandacının görünüşte mantıklı fakat gerçekte saçma olan ateşli sözlerinde kendi hayallerinin yankısını bulmak, kusursuz mantıkla anlatılan sözlerde aynı şeyi bulmaktan daha kolaydır. Ne kadar ustalıkla yapılmış olursa olsun salt propaganda artık inanmaktan vazgeçmiş kişilerin inancını devam ettiremez. Halk artık inanmaz duruma geldiği zaman bit kitle hareketi, kendi devamını sağlamak için zor kullanmak yoluyla halkı inandırabilecek önlemler almaya mecburdur. İleride Madde 104’te göreceğimiz gibi bir kitle hareketine zemin hazırlamak için “kelimeler” etkili bir araçtır, Fakat kitle hareketi bir defa gerçekleştikten sonra kelimeler, hali hazırda yararlı olmakla beraber, artık çok önemli rol oynamazlar. Dr. Goebbels gafil bir anında şunu kabul etmişti ki: “Propagandanın gerçekten etkili olabilmesi için arkasında daima keskin bir kılıç bulunmalıdır.”5 Buna rağmen sözlerine şunları da eklemiştir: “Hiç propaganda yapmamaktansa, tatlı propaganda yapmanın daha çok iş görebileceği inkâr edilemez.” Talimin edileceğinin aksine propaganda, zorlamayla beraber yürütüldüğü zaman, daha gayretli ve daha ısrarlı şekilde yapılır. Gerek zorlama yoluyla kandıranlar, gerekse zorlama yoluyla kandırılanlar için, kandırdıkları veya kandırıldıkları inancın tek gerçek olduğundan emin olmaları büyük bir ihtiyaç halini alır. Bundan emin olmayan kandıran kişi, kendini suçlu bir kişi olarak hisseder; kandırılan ise kendini satılmış bir korkak olarak hisseder. Böylece propaganda, başkalarını ikna etmekten öte kendi kendimizi haklı çıkarmaya hizmet eder ve kendimizi bu yolda
suçlu hissetmemiz için ne kadar çok neden varsa, yaptığımız propaganda da o kadar gayretli ve ısrarlıdır. Aşırılıktan şiddet doğduğu ne kadar doğru ise, şiddetin de aşırılık doğurduğu o kadar doğrudur. Çok defa hangisinin önce başladığını anlamak imkânsız olur. Gerek şiddet kullananların gerekse şiddete maruz kalanla-nn aşın bir düşünce tarzı içine girmeleri mümkündür. Ferrero, Fransız Devriminin teröristlerinden şöyle bahsetmektedir: “Onların döktükleri kan arttıkça, prensiplerinin tek gerçek olduğuna inanma ihtiyaçları da artmaktaydı. Onlar o kadar kanı, halkın egemenliği fikrine inandıkları için dökmediler fakat korkulan nedeniyle o kadar çok kan döktükleri için halkın egemenliği fikrine inanmaya çalıştılar/’ Yıldırma politikası, kesin inanç adamının yalnız muhaliflerini sindirmesine ve ezmesine yardım etmez, aynı zamanda kendi inancını da yaşatmaya ve güçlendirmeye yardım eder. Amerika Birleşik Devletlerinin güney eyaletlerindeki bir linç olayı, yalnız zenciyi sindirmekle kalmaz, aynı zamanda beyazların üstünlüğü yolundaki aşın inancı yeniden canlandırır. Zorlamaya maruz kalanlara bakıldığında da, şiddetin aşın davranış meydana getirdiği görülür. Zorla inandırılmış kişilerin, ikna yoluyla inandırılmış kişiler kadar, üstelik bazen daha fazla, yeni inançlarında aşırıya gittikleri görülmüştür. “Başkasının fikrine zorla uyan bir kişinin kendi fikrinden vazgeçmeyeceği” her zaman için doğru değildir. İslam dini, güç kullanmak yoluyla kendini benimsetmiştir, buna rağmen İslamiyet'i zor karşısında kabul etmiş olan Müslümanların bu yeni dine olan bağlılıkları, harekete katılan ilk Araplardan daha güçlü olmuştur. Renan’m ifadesine göre İslamiyet, onu zor karşısında kabul etmiş iman sahipleri sayesinde “sürekli olarak güç kazanan” bir din olmuştur. Bütün kitle hareketlerinde aşın inanç sonradan gelişen bir durumdur ve kitle hareketi tamamen iktidarı ele geçirdiği ve inanç yolunu, zorlamayla olduğu kadar ikna yoluyla da benimsetebildiği zaman ortaya çıkar. Böylece zorlama ısrarlı ve ödün vermez bir şekilde olduğu zaman eşsiz bir ikna yöntemidir ve yalnız basit kişiler üzerinde değil, prensip sahibi olmakla övünen aydınlar üzerinde de etkili olur. Bilim adamları, yazarlar ve sanatçılar, sözlerini geri almak ve hatalarını itiraf etmek için Kremlin’den emir aldıkları zaman, bunların bu emri yerine
getirmelerinin, adet yerini bulsun diye yapılmasından çok gerçek bir inanç içinde yapıldığı ihtimal dâhilindedir. Çünkü korkaklığımıza bahane bulmak için aşın inançlı olmak gereklidir. Sadece ikna yoluyla, yaygın ve devamlı bir örgüt kuran bir kitle hareketi hemen hemen yoktur. Koyu bir Hıristiyan olmasına rağmen tarihçi K.S. Latourette şu durumu kabul etmek zorunda kalmıştır: “Her ne kadar İsa'nın ruhu ve silahlı askerler birbiriyle hiç bağdaşmayan zıt şeylerse de ve her ne kadar tarihi bir gerçeği açıklamak üzücüyse de, Hıristiyanlığın yaşamasını silahlı askerler mümkün kılmıştır.” Fetihler ve halkın Hıristiyanlaştırılması el ele yürütülmüş ve genellikle Hıristiyanlık, fetihleri haklı göstermek için bir araç olarak kullanılmıştı. Devletin desteğini elde edemediği yerlerde Hıristiyanlık ne genişleyebilmiş ne de devamlılığını sağlayabilmiştir. “İran’da devletin desteklediği başka bir din bulunduğu için Hıristiyanlık bir azınlık dini olmaktan ileri gidememiştir.” İslamiyet’in olağanüstü yayılışında fetihler birinci etken, İslamiyet’in kabulü ise bir yan ürün olmuştur. “İslamiyet’in en çok geliştiği devre siyasi başarılarının en büyük olduğu devre olmuştur.” Reformasyon hareketinde Protestan kiliseleri yalnız iktidardaki prenslik veya yerel hükümetin desteğini sağladığı yerlerde gelişebilmiştir. Komünizmin bugünkü tehdidi, öğretinin gücünden değil, dünyanın en büyük askeri güçlerinden birinin desteğinden ileri gelmektedir. Aynı zamanda görülmektedir ki, bir kitle hareketi ikna veya zorlama yollarından her ikisini de kullanmak imkânına sahip bulunuyorsa, genellikle ikinci yolu tercih etmektedir. İkna yöntemi yavaş yürümektedir ve sonucu kesin olarak belli değildir. Bir kitle hareketinin, kuvvet kullanmak yoluyla sin- dirilemeyeceği kanısı, her zaman için doğru değildir, en ateşli bir kitle hareketi bile, güç kullanmak yoluyla durdurulabilir ve ezilebilir. Fakat bunu sağlamak için, kullanılan gücün merhametsiz ve ısrarlı olması gerekir. Ve işte burada, inanç, zorunlu bir etken olarak yer alır. Çünkü merhametsiz ve ısrarlı bir sindirme hareketi ancak aşın bir inançla mümkündür. “Sağlam ve manevi bir temelden doğmayan sindirme hareketleri sarsıntılı ve dayanıksız olur” Kişisel zalimlikten doğan şiddet hareketleri, ne genişleyebilir ne de
uzun zaman devam edebilir; bu gibi hareketler kişisel kaprislere ve tereddütlere bağlı olarak birden alevlenip birden sönerler. Buradan anlaşılmaktadır ki, güçlü bir inanç ihtiyacı, yalnız zorlamaya karşı koyabilmek için değil, aynı zamanda zor kullanmayı başarabilmek için de gereklidir. Başkalarını inandırma içgüdüsü ne zaman doğar? Bir hareketi, kendi inancını bütün insanlara yaymaya sevk eden başlıca etken, o inancın şiddeti değildir. Misyonerlerin gayretli çalışmaları, daha çok, derin bir şüphenin ve kendi inancı ile tatmin olamamanın bir ifadesidir. Başkalarını inandırma çabamız, bizim sahip olduğumuz bir şeyi başkalarına da vermek arzusundan öte, bulamadığımız bir şeyi merakla araştırma çabamızdır. Bu araştırma, inancımızın gerçekten tek inanç yolu olduğunun kesin ve reddedilmez şekilde ispatının bir araştırmasıdır. Zorlayıcı bağnaz kişi, başkalarını zorlamakla kendi inancını güçlendirir. Doğruluğu en çok şüphe yaratan inancın, başkalarını inandırma içgüdüsünü en yoğun şekliyle yaratması mümkündür. Ayrıca, sözleriyle eylemleri arasında çok fazla çelişki bulunan (yani, suçluluk duygusu çok güçlü olan) kitle hareketlerinin kendi inançlarını başkalarına benimsetmekte de aşın çaba göstermeleri ihtimali akla uygun gelmektedir. Rusya’daki komünizm ne kadar çıkmaza girerse ve onu yürüten liderler ne kadar çok onun ilk şeklinden ayrılmak zorunda kalırlarsa, komünizme inanmayan dünyaya olan saldırılan da o kadar küstahlaşacaktı^ Amerika Birleşik Devletlerinin güney eyaletlerindeki zencileri köle olarak kullananlar, bu davranışlarının modern dünyada savunulacak tarafı bulunmadığını anladıkları oranda, inançlarını yaymaktaki saldırganlıklarını artırmışlardır. Eğer bir gün, özel girişimcilik, kandırıcı bir kutsal amaç durumuna gelirse, bu onun artık faydalı ve patrik bir sistem olduğundan şüphe edilmeye başlandığına bir işarettir. Gerek kandırma çabası gerekse dünya egemenliği çabası, temelde bazı ciddi bozukluklar olduğunun bir işaretidir. Uzak diyarlara giden bir grup misyoner de bir grup serseri de, kendi ülkelerinde savunulamayacak bir durumdan kaçıyorlar demektir.
Metin, nefret kavramını birleştirici bir etken olarak incelemektedir. Bu içeriği verilen şartlar, sıfatlar ve nitelikler bağlamında değerlendirdiğimizde şu soruları sorabiliriz: