Bir kitle hareketinin canlılığını sağlayan, onun taraftarlarındaki “birlikte hareket ve nefsinden fedakârlık” etme isteği ve eğilimidir. Bir kitle hareketinin başarısını, onun öğretisine, propagandasına, liderliğine veya vahşetine bağladığımız takdirde, gerçekte bu başarıyı o kitle hareketinin birleştirici elemanlarına ve nefsinden fedakârlığı telkin için kullandığı araçlara bağlıyoruz demektir. Kitle hareketlerinin başlıca uğraşısının, birlikte hareket etmeyi ve nefsinden fedakârlığı sağlayacak bir yöntem geliştirmek ve bunu devam ettirmek olduğunu kabul etmedikçe bir kitle hareketinin karakterini anlamak imkânsızdır. Böyle bir yöntemi bilmek, aktif bir kitle hareketinin karakteristik davranışlarından çoğunun muhakeme tarzını kavramak demektir. İstisnalar hariç, devamlı olarak nefsinden fedakârlık ve kapalı bir birlik yaratmak ve bu birliği yürütmek isteyen herhangi bir grup ya da topluluk, genellikle bir kitle hareketinin özelliklerini taşır. Diğer yandan, bir kitle hareketi, kolektif kapalılığını gevşetip, faaliyetini devam ettirmek için kişisel çıkarları teşvik ederse, kendisini diğer tıp topluluklardan ayıran özelliklerinin
çoğunu kaybetmek zorunda kalır. Demokratik bir ulus, batış ve refah zamanlarında az çok bağımsız bireylerden meydana gelen kurumlaşmış bir topluluktur. Diğer taraftan, bir ulusun varlığının tehdit altında bulunduğunda ve halkın birlik ve fedakârlık duygulan güçlendirilmek istendiğinde, bütün ulus bir kitle hareketi karakterine bürünür. Aynı şey dini ve devrimci yapılar için de geçerlidir: Bir kitle hareketi durumuna geçip geçemeyecekleriyse, ortaya attıkları öğretiden ziyade, fedakârlık ve beraberlik sağlamak için giriştikleri çabanın derecesine bağlıdır. Önemli olan nokta şudur ki, hayal kırıklığına uğramış kişilerde beraberlik ve fedakârlık eğilimleri kendiliğinden doğar. Bu nedenle, hayal kırıklığına uğramış kişilerdeki bu eğilimlerin iç yüzünü anlamak ve bu eğilimleri teşvik edebilecek teknikleri bulmak mümkündür. Hayal kırıklığına uğramış kişilerin sıkıntısı nedir? Bu sıkıntı, kendini çaresiz bir şekilde kusurlu görmekten ileri gelmektedir. Bu kişilerin başlıca isteği kendinden kurtulmaktır ve bu istek birlikte hareket etme ve fedakârlık şeklinde ortaya çıkar. Hayal kırıklığı sadece beraberlik ve fedakârlık isteği yaratmaz, aynı zamanda bunları gerçekleştirecek mekanizmayı da yaratır. Bu kitabın 44. - 63. maddelerinde halkı birlikte hareket etmeye ve fedakârlığa teşvik etmek istediğimiz zaman, insanların kendi nefislerinden uzaklaşmalarını sağlamak için neler yapabileceğimiz tartışılacaktır. Kitabın bu bölümünde okuyucu, söylediklerimizin birçoğuna belki kızacak, birçok konunun abartıldığını ve yine birçok konudan da hiç bahsedilmediğini düşüne-çektir. Fakat bu kitap tam kapsamlı bir ders kitabı değildir. Bu bir düşünceler kitabıdır ve yeni görüşler ve yeni sorular ortaya çıkmasına yardım ettiği sürece yan gerçeklerin ele alınmasından kaçınılmamış tır. Fedakârlık ve birlikte hareket etme kapasitesinin neredeyse doğru orantılı olduğu görülmektedir. Eğer bir grup, ölümü küçümsüyorsa, o grubun sıkı örgülü ve birlikçi olduğu sonucuna varmamız yanlış olmaz. Diğer yandan, kapak bir grubun bir üyesi ile karşılaştığımız zaman, onun ölümü küçümseyen bir kişi olduğunu görmemiz ihtimal dâhilindedir.
Bu nedenle, insanları birleştirici her faktör fedakârlığı artırdığı gibi, her fedakârlık da birleştirici bir faktör olur. Nefsinden fedakârlık konusunu ele alan 44. - 63. maddelerde uygulanan planı kısaca açıklamak yerinde olur: Bir insanı savaşmaya ve ölmeye hazır duruma getirme tekniği, o insanın kişiliğini bedeninden ayırmaktan ibarettir. Diğer bir ifadeyle onun kendi gerçek kişiliğine sahip olmasını önlemektir. Bu işlem, o kimsenin kapalı kolektif bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla;2 ona hayali bir kişilik tanımak yoluyla;3 şimdiki zamanın küçümsenmesini ona aşılamak ve onun ilgisini henüz var olmayan şeylere kaydırmak yoluyla; onunla gerçek arasına bir perde (öğreti) germek yoluyla; ihtiraslar en-jekte ederek o kimse ile nefsi arasındaki dengeyi önlemek (aşınlaştırmak) yoluyla yapılabilir. Fedakârlığı Artıran Etkenler Kolektif Bir Topluluğun Kimliğini Taşımak Bir insanın nefsinden fedakârlık etmesi için, onun bireysel kimliğinden ve kendine özgü farklılıklarından ayrılması gerekir. Kişi doğum ve ölüm arasına sıkışmış bir birey olmaktan; bir George, Hans, bir Ivan ya da Tadao olmaktan vazgeçirilmelidir. Bunu sağlamak için uygulanacak en etkili yol, kişiyi kolektif bir kimlik içinde asimi-le etmektir. Asimile edilmiş kişi, kendini ve başkalarını birer birey olarak görmez. Kendisine kim olduğu sorulduğunda onun otomatikman vereceği cevap kendinin bir Müslüman, bir Alman, bir Rus, bir Japon, bir Hıristiyan olduğu ya da bir ailenin veya kabilenin üyesi olduğudur. Bağlı olduğu kolektif topluluktan ayrı bir amacı, değeri ve kaderi yoktur ve bu topluluk yaşadığı sürece onun için gerçek bir ölüm yoktur. Diğer taraftan hiçbir aidiyet duygusu bulunmayan bir kişi için önemli olan tek şey hayatta kalmaktır. Hayat, hiçliğin sonsuzluğunda tek gerçek olan şeydir ve bu kişi hayata utanmak nedir bilmez bir umutsuzlukla yapışır. Kişisel farklılıklar tamamen yok edilmelidir. Kişi bazıları saçma da olsa birtakım ritüeller yardımıyla cemaate, kabileye, siyasi partiye yeni yakınlıklar kurmalıdır. Bu kişinin mutluluğu ve mutsuzluğu, övünmesi ve güvenmesi, kendi görüş ve yeteneklerinden değil, bağlı olduğu grubun
kapasitesinden ve geleceğinden doğmalıdır. Her şeyden önce, bu kişi kendi ni asla yalnız his s etmemelidir. Issız bir adada tek başına olsa bile, bağlı olduğu grubun gözlerinin kendi üstünde olduğunu hissetmelidir. O kişi için grubun dışına çıkarılmış olmak, hayatının yok olmasıyla eşit sayılmalıdır. Şüphesiz ki bu ilkel bir durumu yansıtmaktadır ve bu gibi durumların en açık örnekleri, ilkel kabileler arasında görülür. Kitle hareketleri bu tip ilkel yöntemleri geçerli kılmaya çalışmaktadırlar ve çağımızın kitle hareketlerinin bizi ilkelliğe döndürmek için çaba harcadıklarını düşünmek, hayali bir iddia sayılmamalıdır. Zorbalığa karşı koyma gücü, bireyin, bir grubun kimliğini taşımasından doğmaktadır. Nazi toplama kamplarında en çok karşı koyan kişiler, bir siyasi partinin (Komünist Partisinin) veya kilisenin (papaz ve rahipler) üyesi olanlarla, sıkı örgütlü ulusal bir grubun üyesi olanlardı. Bireyci kişiler, milliyedeti ne olursa olsun, boyun eğmişlerdir. Batı Avrupa Yahudisi, en savunmasız durumda olduğunu ortaya koymuştur. Yahudi olmayan Avrupalıların acımasızlığına uğramış olması ve Yahudi cemaati ile yaşamsal bağlarından yoksun bulunması nedeniyle, kendine işkence edenlerin karşısında tek başına kalmıştı — bütün insanlık tarafından unutulmuş olarak. Böylece şu gerçek ortaya çıkmaktadır ki, Ortaçağda Yahudilerin içinde yaşamaya mecbur edildikleri mahalleler (gettolar) onlar için bir hapishane olmaktan çok, bir kale idi. Yahudi mahallelerinin kendilerine sağladığı o güçlü birlik duygusu olmasaydı, Yahudiler o karanlık dönemlerin zulmüne imanlarını bozmadan dayanamazlardı. Ortaçağın zulmü, İkinci Dünya Savaşı’nda kısa bir süre için geri geldiğinde Yahudi’yi bu eski savunmasından yoksun olarak yakaladı ve onu ezdi. Buradan çıkarılması gereken sonuç şudur ki, bir kişinin, işkenceyle veya yok edilmeyle karşı karşıya kaldığında kişisel gücüne güvenmesi imkânsızdır. Onun tek güç kaynağı kendi kendisi olmak değil, güçlü, görkemli ve yıkılmaz bir grubun parçası olmaktır. Bu açıdan bakıldığında inanç (iman) genellikle bir kimlik kazanma işlemidir ve bu işlemle kişi, kendi kendisi olmaktan vazgeçerek ölümsüz bir şeyin bir parçası olur. Bir dinin, ulusun, ırkın, siyasi partinin veya ailenin kaderine olan inanç, insanlığa olan inanç, gelecek nesillere olan inanç, yok edilme durumuyla karşılaşmış olan
benliğimizi bu ölümsüz şeye bağlamaktan başka bir şey midir? Bu müthiş cesaret kaynağına önem veren çağımızın totaliterist liderlerinin, bu kaynaktan sadece taraftarlarının maneviyatını çelikleştirmek için değil, aynı zamanda muhaliflerinin maneviyatını kırmak için de yararlanmış olduklarını görmek dehşet vericidir. Stalin eski Bolşevik liderlerini temizlemek için giriştiği eylemde* bütün hayatları boyunca Komünist Partisine hizmet etmiş olan mağrur ve cesur liderleri Komünist Partisinin ve Rus kitlelerinin kimliğini taşıma imkânlarından tamamen yoksun bırakmak yoluyla, birer korkak dalkavuğa çevirmeyi başarmıştır. Bu eski Bolşevikler, uzun bir süreden beri Rusya dışındaki insanlıkla bütün ilişkilerini kesmişlerdi. Gerek “geçmişe” gerekse hala kapitalistler tarafından yeni şekillere uydurulabilecek olan “tarihe” nefretle bakmaktaydılar. Tanrıyı da inkâr etmişlerdi. Bu liderler için ne geçmiş ne de gelecek vardı; Rusya ile Komünist Partisi dışında ne bir anı ne de bir zafer vardı. Şimdi ise bütün bunları Stalin geri verilmez şekilde eline almıştı. Bu eski Bolşevik liderler, Buharin’in dediği gibi kendilerini, “hayatın cevherini teşkil eden her şeyden yoksun bırakılmış” hissettiler. Stalin’in gizli polisi önünde korkan ve dalkavuklaşan bu aynı kişiler, Stalin tarafından affedildikten sonra, Nazi orduları karşısında eşsiz kahramanlıklar gösterdiler. Tezat teşkil eden bu davranışlarının nedeni, Stalin polisinin Alman ordularından daha zalim oluşu değil, Stalin’in polisi karşısında kendilerini sıradan bir Rus vatandaşı olarak gören bu kişilerin Almanlar karşısında kendilerini şanlı bir geçmişe ve şanlı bir geleceğe sahip büyük bir ırkın üyesi olarak görmeleridir. Aynı şekilde Yahudilerin durumuna bakılırsa, bunların Filistin’deki davranışlarını Avrupa’daki davranışlarına bakarak önceden kestirmek mümkün olamamıştı. Filistin’deki emperyalist İngiliz yöneticilerin politikası mantık yönünden sağlam olmakla birlikte işin iç yüzünü kavrayamamış bir politikaydı. Bu yöneticiler, “Hitler altı milyon Yahudi’yi ciddi bir dirençle karşılaşmaksızın yok etmeyi becerdiğine göre 600.000 Yahudi’yi Filistin’de idare etmek zor olmasa gerektir,” diye düşündüler. Buna rağmen, Filistin’e yeni gelmiş oldukları halde Yahudilerin gözü pek,
inatçı ve becerikli bir düşman olduğunu gördüler. Avrupa’daki Yahudi, düşmanlarının karşısında yalnız, tecrit edilmiş bir birey ve bir hiçliğin sonsuzluğunda yüzen yaşamın ufacık bir parçasıydı. Filistin’de ise, artık kendisini bir insan atomu olarak değil, arkasında unutulmaz bir geçmişi ve önünde olağanüstü bir geleceği bulunan bir ırkın üyesi olarak görüyordu. Kremlin’deki teorisyenler, Rus kitlelerinin itaatkârlığını devam ettirmek için bunların Rusya dışındaki herhangi bir kolektif grubun kimliğini taşıma imkânından tamamen yoksun bırakılması gerektiğini herhalde bilirler. Demir perdenin amacı, casus ve sabotajcıların içeri sızmasını önlemekten çok, Rus halkının dış dünyayla temas etmesini —fikri temas dâhil- önlemektir. Bu perde hem maddi hem de psikolojiktir. Her türlü göç imkânının — yabancılar ile evlenen Rus kadınları dâhil- tamamen ortadan kaldırılmasındaki amaç, Rusların aklındaki dış dünya hayallerini bulanıklaştırmaktır. Başka bir ülkeye kaçmak, ancak başka bir gezegene kaçmak kadar ihtimal dâhilindedir. Psikolojik engel de aynı derecede önemlidir: Kremlin’in Rus halkına propaganda yoluyla telkin etmeye çalıştığı konu, kutsal Rusya’nın sınırları dışında değeri ve ölmezliği olan, hayranlık ve saygıya layık bulunan ve kimliğini taşımaya değerli olan hiçbir şey yoktur. inandırmak Ölmek veya öldürmek, büyük bir törenin veya dramatik bir oyunun bir sahnesi durumunda somutlaştığında kolay görünür. Gözünü kırpmadan ölümün karşısına çıkabilmek için şu veya bu şekilde bir inandırma gereklidir. Gerçek nefsimiz için, ne bu dünyada ne de öbür dünyada uğrunda ölmeye değecek hiçbir şey yoktur. Ne zaman İd biz kendimizi sahnede rol yapan bir aktör (yani, gerçek olmayan kişi) gibi görürsek ancak o zaman ölüm, korkunçluğunu kaybeder ve bir inandırma hareketi olur. Başarılı bir liderin en önemli başarılarından biri, taraftarlarında muhteşem bir görev yaptıkla-n hayalini yaratmak yoluyla, ölmenin ve öldürmenin acı gerçeğini maskelemektir. Hitler seksen milyon Alman’a üniformalar giydirerek, onlara muhteşem ve kanlı bir opera oynatmıştır. Bir açık hava tuvaletinin yapımı bile bir fedakârlık konusu olan Rusya’da hayat, kırk yıldan beri kesiksiz bir heyecanla devam eden bir
drama olmuştur ve sonu da henüz belli değildir. Londra halkı bomba yağmuru altında kahramanca hareket etmiştir, çünkü Churchill onları kahramanlık kalıbına sokmuştur. Bunlar kahramanlık rollerini, büyük bir seyirci topluluğu önünde, yangın alevleriyle aydınlanmış bir sahnede, top gürlemesi ve bomba ıslıklarından meydana gelen bir müzik eşliğinde oynamışlardır. Bireysel ayrılıkların yaygın olduğu bugünkü dünyamızda, herhangi bir genel fedakârlığın tiyatro benzeri bir okus pokus ve havai fişekler olmaksızın yapılabilip yapılamayacağı şüphelidir. Bu nedenle, İngiltere’de bugünkü İşçi Partisi hükümetinin, her İngiliz’den fedakârlık isteyen sosyalizasyon programını, sosyalist İngiltere’nin renksiz sahnesinde nasıl gerçekleştirdiğini görmek güçtür. İngiliz sosyalist liderlerinden çoğunun rol yapma kabiliyetsizlikleri, onların dürüstlüğünün ve aydın karakterinin bir işaretidir; fakat bu, onların hayatlarındaki baş amaç olan ulusallaştırma çalışmaları için bir engel teşkil etmektedir.4 Ölme ve öldürme işinde rol yapmanın gerekliliği, askeri kuvvetlerde özellikle ortaya çıkmaktadır. Bunların üniformaları, sancakları, işaretleri, resmigeçitleri, bandoları ve törenleri, askerleri et ve kemik olan nefislerinden ayırmak ve hayat-ölüm gerçeğinin dehşetini maskelemek içindir. Savaş meydanı ve savaş sahnelerinden hep söz edilir. Komutanlar savaş düzenine geçtikleri zaman, kendi askerlerine bütün dünyanın gözlerinin onların üstünde olduğunu, atalarının onlara baktığını ve gelecek nesillerin onları her fırsatta anacağını devamlı olarak hatırlatırlar. Şan ve şöhret genellikle bir aktör-seyirci ilişkisi mahiyetindedir. Etrafta bize bakan seyirciler bulunduğu açıkça belli değilse, şöhret için çaba sarf etmeyiz. Kahramanca işler yapmak yoluyla başkalarının gözünde yaratmak istediğimiz “ölümsüz hayali benliğimiz” uğruna, geçici gerçek benliğimizi feda etmeye hazırızdır. Kitle hareketlerinin uygulanmasında inandırma etkeni, belki de bütün diğer etkenlerden daha uzun süreli bir rol oynar. İnanç ve ikna edici ya da zorlayıcı güç kaybolduğu zaman, inandırma etkeni yaşamaya devam eder. Hiç şüphesiz ki resmigeçitleriyle ve diğer birçok törenleriyle bir kitle hareketi, herkesin kalbinde bir duygu uyandırır. En aklı başında bir kişi bile, büyük törenlerin etkileyici havasına kendini kaptırır.
Gerek seyredenlerde, gerekse törene katılanlarda bir neşe, bir içine sığamama duygusu belirir. Törenin ihtişamı karşısında hayal kırıklığına uğramış kişilerin, kendi kendine yeterli kişilerden daha fazla duygulanması mümkündür. Yetersiz benliklerinden kaçmak veya bu benliklerini kamufle etmek isteği, hayal kırıklığına uğramış kişilerde bir rol yapma yeteneği oluşturur ve büyük törenlerin içinde bulunma eğilimini artırır. Şimdiki Tamantn Gölden Düşürülmesi Bir grup hareketi başlangıçta, geçmişe karşı şimdiki zamanın savunmasını yaparmış gibi kendini tanıtır ve yerleşmiş kurum ve kuruluşları ve imtiyazları, ihtiyar ve iktidarsız geçmişin bakir bir “şimdiki zamanca tecavüzü şeklinde görür. Fakat şimdiki zamanı, boğazına sarılmış olan bu “geçmişlin parmaklarından kurtarmak için çok güçlü bir birliğe ve sınırsız fedakârlığa ihtiyaç vardır. Bu demektir ki, “şimdiyi kurtarmak amacıyla geçmişle savaşmaya davet eden kişiler, şimdinin nimetlerinden yararlanma imkânlarını feda etmeye hazır olmalıdır.” Bu teşebbüsteki çelişmezlik açıkça görülmektedir. Bu nedenle, hareket bir defa hız kazandıktan sonra davanın öneminin başka noktaya kaydırılması kaçınılmaz olur. Şimdiki zaman (yani ilk hedef) sahneden atılır ve onun yerine gelecek nesiller sahneye konur. Bu kadarla da kalmaz ve şimdiki zaman, sanki geçmişe bulaşmakla kirlenmiş bir şeymiş gibi arka plana atılır. Böylece savaş çizgisi, olmuş ve olmakta olanlar ile henüz olmamış olanlar arasına kaydırılır. Bir kişinin hayatını kaybetmesi demek, şimdiki zamanı yaşamaması demektir; o halde, eğer şimdiki zaman kötü ve değersiz ise, kaybedilen şey de fazla bir şey değildir. Bir kitle hareketi, şimdiki zamanı sadece kötülemekle kalmaz, ayrıca onu kasten kötüleştirir. Asık suratlı, haşin, dik ve duygusuz bit kişilik modası yaratmaya çalışır. Zevkin ve konforun aleyhinde konuşur ve insafsız ve hoşgörüsüz hayatı över. Basit eğlenceyi basit olarak görür; hatta kötü gözle bakar ve kişisel mutluluk elde etmek için yapılan çabaların ahlaksız olduğunu ileri sürer. Bir kişinin kendini eğlendirmesi, düşmanla (yani şimdiki zamanla) işbirliği yapması demektir. Çoğu kitle hareketlerince, dünya nimetlerinden yüz çevrilmesi için yapılan propagandanın başlıca amacı, şimdiki zamanın değerini düşürmektir. Zevk
alma aleyhinde açılan bu kampanya, sanki ahtapot gibi “şimdi”ye yapışmış olan kollan yapış-tıklan yerden sökmek için harcanan çabadır. Bir kitle hareketinin ortaya koyduğu amaçların birçoğundaki uygulama imkânsızlığı, “şimdi”ye yönelik kampanyanın bir parçasıdır. Mümkün olan, kolay olan ve uygulanabilen şey “şimdi”nin bir parçasıdır. O halde, uygulanabilecek bir önerinin ortaya konması, bizde “şimdi”ye karşı uzlaştırıcı duygular yaratabilir. Bir kitle hareketinin bir sır havası içine bürünmesi de, “şimdi”yi değersiz gösterme araçlarından biridir. Bir kitle hareketine göre şimdiki zaman, altımızdaki ve üstümüzdeki “bilinmeyen şeyler” evreninin soluk ve çarpık bir yansımasıdır. Şimdiki zaman bir gölgedir, bir hayaldir. Daha iyi bir gelecek umudunu sağlamadan, şimdiki zamanı etkili bir şekilde değerden düşürmek imkânsızdır. İçinde yaşadığımız devrin kötülüklerinden ne kadar yakınırsak yakınalım, eğer geleceğin önerdiği ihtimal şimdinin daha da kötüleşmesi veya şimdinin aynen devam etmesi olacaksa, mevcut düzenle uzlaşma eğilimimiz kaçınılmaz olur; bu bizim için zor olsa bile. Bütün kitle hareketleri, şimdiyi, “parlak bir geleceğin başlangıç aracı olarak tarif etme yoluyla değerden düşürürler; şimdiki zaman, onlarca, büyük mutluluk devrinin eşiğindeki paspastır; bir sosyal devrim hareketine göre şimdiki zaman, Ütopya’ya giden yoldaki küçük bir ara istasyondur ve bir milliyetçi harekete göre, son zaferden önceki soysuz bir maceradır. Şüphesiz bir gerçektir ki, parlak bir gelecek düşüncesinin ortaya koyduğu “umut”, cesaret vermek ve kendini unutmak bakımından güçlü bir kaynaktır; hatta bu, şimdiki zamanın gözden düşürülmesiyle yaratılmak istenen kaynaktan daha güçlüdür. Bir kitle hareketi, yerleşmiş kuruluşlar ve imtiyazlarla bir ölüm-kalım uğraşına girişmiş olmasa bile, taraftarlarının aklını ve kalbini gelecek üzerinde toplamaya mecburdur. Umut olmaksızın, karşılıklı fedakârlık ve işbirliği yapmak imkânsızdır. Her şey bugünden ibaret olduğu zaman, elimize geçirebileceğimiz her şeye sıkıca yapışır ve onu elden bırakmak istemeyiz. Diğer yandan, her şey ileride ve henüz gelmemiş durumda olduğu zaman, elimizdekileri başkalarıyla paylaşmak bize zor gelmez. Umut içinde yüzen bir siyasi
partinin üyelerinin davranışlarıyla umut kaybolduktan sonraki davranışları arasındaki fark, işbirliği ve beraberlik ruhunun, umuda ne derece bağlı olduğunu çok defa göstermiştir. Umutsuz kalan kişiler arasındaki beraberlik bağlan kopar ve bu kişiler kendi kişisel çıkarlan peşine düşerler. Umudun olmadığı koşullarda yaşayan ortak bir ıstırap, kişilerde beraberlik ve karşılıklı fedakârlık yaratmaz. Eski Mısır’da esir olarak yaşayan ve şiddetli baskı altında ezilmekte olan Yahudiler, birbiriyle kavga eden, çekişen bir insan kalabalığı idiler. Bu insanları birbirine bağlamak ve tek vücut olmalarını sağlamak için Musa peygamber onlara bir vaat edilmiş toprak umudu vermek zorundaydı. Buchenwald toplama kampında umutsuzluk içinde bulunan otuz bin kişi herhangi bir beraberlik ve birlikte hareket eğilimi göstermemişlerdi ve herhangi bir fedakârlığa hazır olduklarına dair bir belirti de yoktu. Orada, özgür toplumların en ilkel ve en kötü olanlarındakinden daha insafsız bir egoizm ve hırs yürütülmekteydi. “Birbirine nasıl yardımcı olabileceklerini düşünecekleri yerde, bütün zekâlarını birbirlerine üstünlük kurmak ve baskı yapmak için kullanmışlardır.” Geçmişin ihtişamı, şimdiki zamanın küçük düşürülmesi için bir araç olarak kullanılabilir. Fakat umutlu bir geleceğe bağlanmadığı takdirde, geçmişin abartılı bir şekilde ortaya konulması, bir kitle hareketinin istediği gözü pek davranışlardan daha çok, temkinli davranışlara neden olur. Diğer yandan, şimdiki zamanı, parlak bir geçmişle parlak bir gelecek arasında sadece bir bağlantı olarak göstermek kadar küçük düşürücü başka bir yöntem yoktur. Bu nedenle, her ne kadar bir kitle hareketi başlangıç döneminde “geçmişe” arkasını dönerse de, sonradan uzaktaki parlak bir “geçmiş”in varlığını renkli ve abartılı bir şekilde ortaya koyar. Dini kitle hareketleri, insanın yaradılışına kadar giderler; sosyal devrim hareketleri, insanların özgür, eşit ve bağımsız oldukları parlak devirlerden bahsederler; milliyetçi hareketler, geçmişteki yücelikleri tekrar canlandırır veya bunları icat ederler. Geçmiş ile bu şekilde meşgul olmak, sadece kitle hareketinin meşru olduğunu veya eski düzenin meşruluğunu kaybettiğini göstermek arzusundan değil, aynı zamanda “şimdi”nin geçmişle gelecek arasında önemsiz bir geçitten ibaret olduğunu ortaya koymak içindir.
Tarihi gerçekleri içinde duymuş olmak, kişide devamlılık anlayışı yaratır. Geçmişi ve geleceği hayalinde iyice canlandırmış olan kesin inançlı kişi, kendisini, geriye ve ileriye doğru sonsuz uzayan bir şeyin parçası olarak görür - sonsuzluğa giden bir parça. “Şimdi”nin, dolayısıyla kendi hayatının kaybedilmesi onda önemsizleşir. Dahası, geçmişin ve geleceğin berrak bilinirliği şimdinin gerçekliğini talan etmektedir. Şimdi’yi bir gösterinin ya da bir kortejin parçasıymış gibi gösterir. Kide hareketinin takipçileri kendilerini trampet sesleri eşliğinde konfetiler altında yürüyormuş gibi görürler. Kendilerini geçmiş ve gelecek nesillerin engin kalabalığına oynanan yürekleri dağlayan bir tiyatro oyununun parçası olarak hissederler. Kendileri değillerdir, bir rolü oynayan aktörlerdir onlar; sergilenen ise bir performanstır ancak. Hatta ölümü de bir jest, bir inanma eylemi olarak görürler. Şimdiki zamanı gözden düşürmek için yapılan davranışlar, ileride doğacak olayları önceden görme yeteneğini arttırır. Hayatından memnun olanlardan, iyi bir kâhin çıkmaz. Diğer taraftan, “şimdi” ile savaş halinde olanların bir gözü değişiklik tohumlarında ve başlangıç nüvelerindedir. İyi bir hayat yaşamak bizi önemli değişiklik imkânlarını görmeyecek şekilde körleştirir. Sağduyu diye isimlendirdiğimiz pratik görüşümüze dayanırız. Zevkli ve güvenli bir hayatın maddiliği, diğer gerçekler ne kadar yakınımıza gelmiş olursa olsun, onları bize bulanıklaştırır ve sanki birer hayalmiş gibi gösterir. Böylece, “değişiklik” ayağını içeriye attığı zaman, bu pratik görüşlü kişileri habersiz yakalar ve onları mevcut olmayan şeylere tutunmuş hayalciler durumuna düşürür. Diğer taraftan, “şimdi”yi reddedip gözlerini ve kalplerini ilerideki şeylere yöneltmiş olanlar, ileride gelecek fayda ve tehlikelerin şimdiden gelişmekte olan tohumlarını görme yeteneğine sahiptirler. Bu nedenle, hayal kırıklığına uğramış kişiler ve kesin inançlılar, şimdiki dengenin devamını isteyenlere oranla daha iyi kehanette bulunurlar. “Aşırılar genellikle, geleceğin gereklerini daha iyi kavrarlar.” Muhafazakârların, liberallerin, şüphecilerin, radikallerin ve reaksiyonerlerin; şimdiki, gelecek ve geçmiş zamana yönelik tutumların karşılaştırılması ilgi çekicidir.
Muhafazakâr, “şimdi”nin daha ida iyileştirileceğine inanmaz ve geleceğe, şimdiki görüşüne uygun bir biçim vermeye çalışır. Onun geçmişle ilgisi şimdiyi güven altına almak içindir. Şüpheci de muhafazakâra çok benzer. Şüpheciye göre şimdiki zaman, olmuş ve olacak şey-letin toplamıdır. Liberallere göre şimdiki zaman, geçmişin meşru çocuğudur ve daha iyi bir geleceğe doğru devamlı olarak büyümekte ve gelişmektedir; öyle ki, onlara göre şimdiki zamana zarar vermek geleceği sakatlamak anlamına gelir. Buna göre, her üçü de şimdiki zamanı desteklemektedir ve tahmin edileceği gibi, nefsinden fedakârlık fikrini benimsemekte istekli değildirler. İçlerinde nefsinden fedakârlığa karşı tutumunu en iyi ifade eden şüphecidir: “ .. .çünkü yaşayan köpek ölmüş aslandan daha iyidir. Yaşayanlar öleceğini bilir, fakat ölüler hiçbir şey bilmez... Ve ölülerin bu gökyüzünün altında yapılan hiçbir şeyden alacakları herhangi bir pay yoktur.” Radikaller ve gericiler şimdiki zamandan nefret ederler ve onu doğru yoldan çıkmış ve şakadanmış olarak görürler. Şimdiki zamanda yollarına devam için gerekirse acımasız ve gözü pek olurlar ve nefsinden fedakârlık etme fikrine taraftardırlar. Radikaller ile gericiler arasındaki fark nedir? Bunlar arasındaki başlıca fark, insan doğası hakkmdaki görüşleri arasındaki farktır. Radikaller, insan doğasının sonsuz bir şekilde mükemmelleştirile-bileceğine inanırlar. Onların bu amacına göre, insanların çevresini değiştirmek ve ruhlarına yeni bir şekil vermek yoluyla bir toplum yepyeni bir kalıba sokulabilir. Gericiler, insanın içinde keşfedilmemiş bir iyilik potansiyeli bulunduğuna inanmazlar. Bunların inancına göre, eğer dengeli ve sağlıklı bir toplum meydana getirilmek isteniyorsa, böyle bir toplum, geçmişte denenmiş ve iyi olduğu ispatlanmış bir modele uygun olmalıdır. Gericiler için “gelecek”, tamamen yeni bir düzen değil, eski düzenin restorasyonu olmalıdır. Gerçekte, radikal ile gerici arasındaki sınır çizgisi her zaman aşikâr değildir. Gerici, kendi idealindeki “geçmiş”i tekrar yaratma durumuna geldiği zaman radikalist görüşler ortaya koyar. Onun hayal ettiği geçmiş, gerçeğe dayanmaktan çok, olmasını arzu ettiği geleceğe dayanır. O, geçmişi onarmaktan daha çok, yeni şeyler ortaya koyar. Buna benzer bir davranış değişikliği, kendi yenidünyasını kurmakta olan radikalde de görülür. Radikal, şimdiki düzeni reddettiği ve tahrip ettiği için, kuracağı yenidünyasını geçmişteki bir noktaya
bağlamak zorunda kalır. Eğer yenidünyasını şekillendirirken şiddet kullanmak zorunda kalırsa, insan doğası hakkındaki görüşü kararmaya ve gericinin görüşüne yaklaşmaya başlar. Gericilik ile radikalizmin birleşmesi özellikle, milliyetçiliğin yeniden canlandırılması hareketine girişmiş olanlarda göze çarpar. Hindistan’da Gandi taraftarlarıyla Filistin’deki Siyonistier hem geçmişi yeniden canlandırmışlar, hem de geçmişte benzeri bulunmayan bir Ütopya yaratmışlardır. Peygamberler de gericilik ve radikalizmin bir karışımı olmuşlardı; verdikleri vaazlarda hem eski inançlara dönmeyi hem de yeni bir dünya ve yeni bir hayat kurmayı vaat etmişlerdir. Bir kitle hareketinin şimdiki zamanı gözden düşürmek yoluyla hayal kırıklığına uğramışların eğilimlerini desteklediği ortadır. Hayal kırıklığına uğramış kişilerin şimdiki zaman aleyhindeki konuşmalarını dinlediğimiz zaman bizi hayrete düşüren nokta, onların böyle konuşmaktan aldıkları büyük zevktir. Böylesine bir zevkin, sadece şikâyetlerini anlatabilme fırsatı bulmuş olmaktan doğması imkânsızdır. Bunun daha başka nedenleri olmalıdır. Hayal kırıklığına uğramış kişiler, şimdiki zamanın düzelmez kötülükleri hakkında akıllarına gelen her şeyi söylemek ve onu aşağılamak yoluyla, başarısızlıklarından dolayı duydukları hisleri yumuşatırlar. Sözlerini şu anlama getirmek isterler; “Değersiz görülen ve ziyan olan yalnız biz değiliz, fakat içinde yaşadığımız bu zamanda en başarılı ve mutlu olanlarımızın da hayatı değersizdir ve ziyan olmaktadır.” Bunlar, şimdiki zamanı böylece gözden düşürmek yoluyla, bilinçaltlarında bir eşitlik duygusu kazanırlar. Diğer yandan, bir kitle hareketinin şimdiki zamanı kötü göstermek için kullandığı araçlar, hayal kırıklığına uğramışlarda olumlu bir tepki yaratır. Arzu ve heveslerini yenmek için gerekli olan “nefsine hâkim olma” eylemi, bu kişilerde bir güçlülük duygusu yaratır. Kendilerine hâkim olmakla, bütün dünyaya hâkim olmuş gibi bir his duyarlar. Aynı zamanda, bir kitle hareketinin imkânsız olan şeyleri savunması, onların zevkine uymaktadır. Günlük işlerinde başarı sağlayamayanlar, imkânsız olan şeylere el atmak eğilimi gösterirler. Bu, onların eksik yanlarını gizleyen bir araçtır. Çünkü mümkün olanı yapma girişimimizdeki
başarısızlığımızın suçu sadece bize aittir; fakat mümkün olmayanı yapma teşebbüsümüzdeki başarısızlığımızı, o işin güçlüğüne bağlamamız haklı bir eylemdir. Mümkün olmayanı yapmaya çalıştığımız zaman, kötü not almamız tehlikesi daha azdır. Zaten, aşın bir cüreti besleyen genellikle, günlük hayattaki bu başarısızlıklardır. Hayal kırıklığına uğramış olan kişilerin bir kitle hareketinin kullandığı araçlardan sağladıkları tatmin, o kitle hareketinin savunduğu amaçtan sağladıkları tatmin kadar çoktur ve belki de daha fazladır. Hayal kırıklığına uğramışların, kargaşadan ve varlıklı insanların düştüğünü görmekten duydukları zevk, cennet bir diyar yaratmak için ortalığın temizlenmesi fikrinden doğmaz. Onların, “ya hep-ya hiç” diye bağınşlarında, ikinci seçenek belki birincisinden daha çok arzu edilmektedir. Olmayan Şeyler Nefsinden fedakârlığı arttırıcı etkenlerin incelenmesinden çıkarılan sonuçlardan biri de şudur ki, insanların ölümü göze almaları, sahip oldukları şeyler uğruna değil, daha çok gelecekte sahip olacakları şeyler uğrunadır. Şaşırtıcı ve üzüntü verici bir gerçektir İd, insanlar “uğrunda savaşmaya değecek” bir şey için savaşmaya isteksiz olurlar. Yaşamaya değerli hayatı olanlar, genellikle ne kendi çıkarları için, ne de vatanları veya kutsal bir amaç uğruna ölmeye hazır hissetmezler kendilerini. Canını feda etme duygusunu yaratan şey, sahip olunanlar değil, sahip olunamayanlardır. “Olmayan şeyler”, gerçekten “olan şeylerden” daha yücedir. Bütün çağlarda insanlar, henüz olmayan şehirleri imar etmek ve henüz olmayan bahçeleri meydana getirmek için en büyük çabalarını sarf etmişlerdir. Gerçekten tuhaftır ki, bütün güçleriyle mevcut olana satılanlar, o mevcudun savunmasını yapmakta en yetersiz olanlardır. Hayaller ve boş umutlar birer araç ve güçlü birer silahtır. Gerçek bir liderin becerikliliği bu araçların değerini bilmekten ibarettir. Fakat bu liderin bu aletlerin değerini öğrenmiş olması, iş hayatındaki doğal yeteneksizliğinden dolayı, şimdiki zamandan nefret etmesinin bir sonucudur. İşlerinde başarılı olan bir iş adamı, çoğu zaman başarısız bir
cemaat lideri olur. Çünkü onun aklı “var olan şeyler” ve yakın gelecekte sonuçlandırılacak işlerle uğraşmaya alışmıştır. Pratik işlerin idaresindeki başarısızlığın, kamu işlerinin idaresinde başarı sağlayacak bir meziyet olduğu görülmektedir. Memnuniyet duyulacak konu şudur ki, pratik iş dünyasında başarısızlığın sıkıntısına düşen bazı kendini beğenmiş kişiler, kamu idaresi alanında kendilerini ezilir durumda hissetmezler, tersine, cemaatin ve ulusun kaderini idare etmekte kendilerinin çok yeterli olduğu inancıyla birdenbire içlerinde aşın bir istek ateşi alev alır. İnsanların bir rozet, bir bayrak, bir namus, bir fikir, bir efsane ve buna benzer şeyler uğrunda ölmeyi göze almaları tamamen anlamsız bir davranış değildir. Aksine, asıl anlamsız olan şey, bir kişinin maddi bir kazanç uğruna canını vermesidir. Çünkü hiç şüphe yok ki bir insanın kendi hayati, maddi şeyler arasında, en maddi olanıdır ve bu yüzden hayat maddi şeylerin en değerlisidir. Nefsini feda etmek, maddi bir kazancın alameti olamaz. Nefsimizi savunmak için ölümü göze aldığımız zaman bile çarpışma gücümüz, namus, gelenek ve hepsinin üstünde umut gibi şahsi çıkardan daha manevi şeylerden doğar. Umudun bulunmadığı yerde çok, insanlar ya çarpışmaktan kaçıp uzaklaşırlar ya da kendi kendilerini çarpışmaksızın ölüme terk ederler. Şaşkınlıktan donakalmış bir durumda hayata tutunurlar. Milyonlarca Avrupalının ölüme götürüldüklerini kesinlikle bildikleri halde, imha kamplarına ve gaz odalarına götürülmelerine karşı koymadıkları gerçeğini açıklamanın başka bir yolu var mıdır? Hitler’in, muhaliflerinin umudunu yok etmesini bilmiş olması onun korkunç gücünün önemli bir özelliğiydi. Bin sene yaşayacak olan yeni bir düzen kurmakta olduğuna dair fanatik inancını Hitler hem taraftarlarına hem de muhaliflerine iyice duyurmuştu. Böylece, taraftarları, Üçüncü Reich uğruna çarpışmakla ölümsüzlüğe hak kazanmış oldukları duygusuna kapılıyorlar, muhalifleri ise, Hitler’in yeni düzenine karşı gelmenin kadere karşı gelmek olduğunu düşünüyorlardı. Hitler Avrupası’nda yok edilmeye boyun eğmiş Yahudilerin, Filistin’e getirildikleri zaman cesaretle çarpışmış olmaları ilgi çekici bir olaydır. Her ne kadar onların Filistin’de çarpışmaktan başka çareleri olmadığı (yani ya çarpışacakları veya Araplar tarafından boğazlanacakları) söylenmekte ise de, onların cesareti ve ölümü göze alışları, çaresizlikten değil,
düşüncelerini iyice kaplamış olan ata toprağını ve ata ruhunu yeniden canlandırma fikrinden doğmaktadır. Filistin’de onlar gerçekten, henüz olmayan şehirleri imar etmek ve henüz olmayan bahçeleri meydana getirmek için çarpıştılar ve öldüler.