Nefsinden fedakârlığı göze almanın derecesi, hayatın gerçeklerini kavrayamama derecesiyle orantılıdır. Kendi kişisel deney ve gözlemlerinden sonuçlar çıkarmakta özgür olan bir kişi, şehitlik derecesine ulaşma fikrini genellikle sempatik bulmaz. Çünkü ölümü göze almak, akıllıca bir hareket değildir ve derin bir inceleme sonunda varılacak bir sonuç olmasına imkân yoktur. Bütün aktif kitle hareketleri, bu nedenle, taraftarlarıyla dünya gerçekleri arasına gerçekleri örten bir perde koymaya uğraşırlar. Bunu, mudak ve son gerçeğin kendi öğretileri içinde bulunduğunu ve bunun dışında başka bir gerçek ve kesinlik bulunmadığını telkin etmek yoluyla yaparlar. Kesin inançlı kişi, inançlarına dayanak olan gerçekleri, kendi deney ve gözlemlerinden değil, işte bu kutsal telkinden çıkarmalıdır. Luther demişti ki: “İncil’in dünyasına öyle sarılmalıyız ki, eğer Tanrı’nın bütün meleklerinin bana inancımdan farklı şeyler söylemek üzere geldiğini görsem, inancımın bir hecesinden bile şüphe etmeyi aklımdan geçirmeyeceğim gibi gözlerimi kapar ve kulaklarımı tıkarım, çünkü onlar görülmeye ve duyulmaya layık değildir.” Duygularının ve aklının bulgularına dayanmak ihanet ve kâfirliktir. Bir inancı mümkün kılmanın ne denli inançsızlık gerektiğini görmek dehşet vericidir. Körü körüne inanç diye bildiğimiz şey, çok sayıda inançsızlıkla ayakta tutulur. Brezilya’da yaşayan aşın milliyetçi bazı Japonlar, Japonya’nın yenildiğini kabul etmemekte yıllarca direnmişti. Aşın Komünist, Rusya aleyhindeki herhangi bir habere veya kanıta inanmamakta ısrar eder ve Sovyet topraklarındaki zalimane sefalete tanık olma imkanı bulsa dahi, yine de gözleri açılmaz. Görülmeye ve duyulmaya değmeyen gerçeklere “gözlerini kapamak ve kulaklarını tıkamak”, kesin inançlının özel bir yeteneğidir ve bu onun eşsiz cesaret ve azminin kaynağıdır. O, tehlikeden korkmaz, engeller onun cesaretini kırmaz ve çelişkiler onu şaşırtmaz, çünkü o, bu şeylerin var olduğunu kabul etmez. Bergson’un işaret ettiği gibi, “Bir inancın gücü,
dağlan yerinden oynatmasından değil, yerinden oynatılacak dağları görmemesinden belli olur.” Böylece bir öğretinin etkinlik derecesi hakkında varılacak yargı, onun derinliği, yüceliği ve doğruluğundan değil, fertleri kendi nefsinden ve gerçek çevresinden ne denli iyi ayırabildiğinden çıkarılmalıdır. PascaTın etkili bir din hakkında söylediği, etkili bir öğreti için de kabul edilebilir: “Etkili bir din, doğaya, sağduyuya ve zevk almaya karşı olmalıdır.” Bir öğretinin etkisi, onun anlamından değil, kesinliğinden ileri gelmektedir. Ne kadar derin ve yüksek olursa olsun, hiçbir öğreti tek ve edebi gerçeğin ifadesi olarak tanıtılmadıkça etkili olamaz. Bu şekilde kabul edildikleri sürece, ilkel maskaralıklar, uydurma saçmalıklar veya yüce gerçekler, insanlara nefsinden fedakârlığı göze aldırmakta aynı derecede etkilidir. Böylece açıkça görülmektedir ki, bir öğreti etkili olabilmek için anlaşılmaz fakat inanılır olmalıdır. İnsanlar ancak anlamadıkları şeylerden kesinlikle emin olurlar. Anlaşılır bir öğreti güçten yoksundur. Bir şeyi anladığımız zaman o bize kendi içimizden doğmuş gibi gelir. Kendi özünü inkâr ve feda etmesi istenilen bir kişi elbette ki kendi içinden doğmuş bir şeyde ebedi kesinlik göremez. Bu kişiler bir şeyi anladıkları zaman, o şeyin doğruluğu ve kesinliği onların gözünden düşer. İman sahibi kişilere, mantıklarıyla değil, kalpleriyle mutlak gerçeği aramaları telkin edilir. Rudolph Hess, 1934’te Nazi Partisi önünde yemin ederken dinleyenlere şöyle bir öğütte bulunmuştu: “Adolph Hitler’i aklınız ile araştırmayın; hepiniz onu kalplerinizin gücüyle bulacaksınız.” Bir kitle hareketi kendi öğretisini haklı kılmaya ve akla hitap eder duruma getirmeye başladığı zaman, bu onun dinamik aşamasının bitmiş olduğunun bir işaretidir; bu durumda onun başkaca amacı bir denge kurmaktır. Çünkü ileride Madde 106 ela açıklandığı gibi, bir rejimin dengesi için aydın kişilerin taraftarlığı gereklidir ve kitlelerin fedakârlığını teşvik yerine, aydınlan kazanmak amacıyladır ki bir öğreti akla hitap eder duruma gelir. Eğer bir öğreti akla hitap etmiyorsa, o zaman belirsiz olmak zorundadır; eğer hem akla hitap etmiyor hem de belirsiz
değilse, o zaman gerçekliği ispat edilemez cinsten olmak zorundadır. Etkili bir öğretinin doğruluğunu ispat etmek isteyen bir kişi, ya uzak bir geleceğe veya yedi kat gökyüzüne erişmek zorundadır. Bir öğretinin bir kısmı nispeten kolay anlaşılır olduğu zaman, iman sahipleri arasında öğretinin o kısmını, dikkati çekmeyecek ve zor anlaşılır duruma getirmeye yönelik bir eğilim ortaya çıkar. Böylece basit kelimelere anlamlar eklenir ve gizli bir mesajın şifreleriymiş gibi görünmesi sağlanır. Bu nedenle, en aydın “kesin inanç adamı”nda bile bir cehalet havası sezilir. Bu aydın, sanki kullandığı kelimelerin gerçek anlamını bilmiyormuş gibi görünür. Kılı kırk yarmaktan, kaçamak cevaplar vermekten, skolâstik lülelerden zevk alır. Bir mutlak gerçeğe sahip olmak, sonsuza dek her şeyi bilmek demektir. Artık meçhul ve hayret verici bir şey kalmamış demektir. Akla gelecek bütün soruların cevabı hazırdır, bütün kararlar verilmiştir ve bütün ihtimaller önceden görülmüştür. Kesin inançlı kişi şaşırmaz ve tereddüt etmez. Onun şaşmaz öğretisi, dünyanın bütün sorunlarının çözüm yolunu bilir. Komünist Parti resmi kayıtlan şöyle yazar: “Marksist-Leninist teorinin gücü, Komünist Parti’nin, bu teori sayesinde, her duruma uymakta en doğru yolu bulmaya, mevcut olaylar arasındaki iç bağlantıyı anlamaya, olayların yalnız izleyeceği yolu önceden görmeye ve bu olayların şimdi hangi yönde gelişmekte olduğunu değil, gelecekte de hangi yönde gelişmek zorunda olduğunu anlamaya gücünün yetmesi gerçeğindendir” Kesin inançlı kişinin yeni ve imkânsız bir işe girişmekteki cesareti yalnız öğretinin ona verdiği yücelik duygusundan değil, ayrıca o öğretinin onda sağladığı geleceğe güvenden de gelir. Aktif bir kitle hareketi, şimdiki zamanı gözden siler ve ilgisini gelecek zaman üzerinde toplar ve gücünü işte bu davranıştan alır. Çünkü ancak bu yolla taraftarlarının canını, malını ve sağlığını tehlikeye atabilir. Fakat bu arada, geleceği bütün ayrıntılarıyla biliyormuş gibi hareket etmesi gerekir. Hayal kırıklığına uğramışların, hayal kırıklığına uğramamışlara oranla telkinlere kapılması daha mı kolaydır? Pascal’a göre, “kendinden nefret eden bir kişinin aklı, kutsal bir fermanı daha iyi anlayabilir.” Kendinden hoşnut olmamakla kolayca aldanma eğilimi arasında bir ilgi bulunduğu anlaşılmaktadır. Kendi gerçek benliğimizden
kaçma ihtiyacı, aynı zamanda mantıklı ve açıkça belli şeylerden kaçma ihtiyacıdır. Kendimizi olduğumuz gibi görmek istemeyişimiz, gerçeğe ve katı mantığa karşı bir hoşnutsuzluk duygusunun gelişmesini sağlar. Hayal kırıldığına uğramış olanların, mevcut ve mümkün olan şeylerden bir umutlan yoktur. Bunlar için feraha çıkmak ancak mucizeler yoluyla olabilir. Bunlar kandırılmayı gönülden arzu ederler. Stresemann’ın Almanlar hakkında söylediği şu söz, hayal kırıklığına uğramışlar için de doğrudur: “Onlar yalnız günlük yiyecekleri için değil, aynı zamanda günlük hayalleri için de Tanrı’ya dua ediyorlardı,” Kendi kendilerini kandırmakta güçlük çekmeyen kişiler, başkaları tarafından da kolayca kandırılırlar. Bunların telkinlerle etkilenmesi ve güdülenmesi kolay olur. Kolayca aldanmanın tuhaf yönlerinden biri, sahtekârlık eğilimini de beraberinde taşımasıdır. Çabuk inanmak ve yalan söylemek yalnız, çocuklara ait bir özellik değildir. Gerçekleri olduğu gibi görme yeteneksizliği veya görmek istemeyiş, aldanma ihtimalini arttırır. Fanatizm Büyük ve ani değişikliklerin gerçekleştirilmesi için kitle hareketlerine ihtiyaç olduğu Madde l’de ileri sürülmüştü. Tuhaftır ki, uyuşmuş toplumlara canlılık getirmek gibi yararlı ve arzu edilir değişikliklerin gerçekleştirilmesi bile, şiddetli bir ihtiras havasının yaratılmasını gerekli kılar ve aktif bir kitle hareketinin delilik ve budalalıklarını canlandırır. Aktif bir kitle hareketinin başlıca meşguliyetinin, taraftarlarına birlikte hareket etmeyi ve fedakârlığı öğretmek olduğunu ve bunu sağlamak için de her bir bireyi, kişisel özelliklerinden ve bağımsızlığından ayırıp kişisel irade ve kararlılığı olmayan anonim bir birey haline dönüştürmek olduğunu düşünürsek, bu tuhaflığın anlamı ortaya çıkmaya başlar. Bu çabaların sonucunda sadece kapalı ve korku bilmez bir taraftarlık değil, aynı zamanda istenilen kalıba uydurulabilecek homojen ve elastiki bir insan kitlesi ortaya çıkar. Böylece, büyük ve ani değişikliklerin gerçekleşmesi için gerekli insan elastikiyetinin, beraberliği ve fedakârlığı sağlama işleminin bir yan ürünü olduğu anlaşılmaktadır. Önemli nokta şudur ki, gerek kandırılmanın gerekse elastikleşmenin ön şartı olan “kendi kendinden uzaklaştırılma”, her daim şiddetli bir ihtiras havası içinde
gelişir. Çünkü ihtirasın alevlendirilmesi, bir kişiyle kendi özü arasındaki dengenin bozulmasında yalnızca etkili bir araç olarak kalmaz, aynı zamanda bu dengenin bozulmasının yan ürünü olarak ihtirası da alevlendirir. Nefsinden uzaklaştırılma en heyecansız araçlarla sağlansa bile, ihtiras yine de yüzeye çıkar. Sadece, nefsiyle uzlaşı içinde olan bir kişinin dünyaya bakışı ihtirassızdır. Bu uyum bir defa bozulursa ve bu kişi nefsine güvenini kaybetmek, onu unutmak ve reddetmek zorunda kalırsa, gerici bir kişi haline dönüşür. Kimyasal radikaller gibi birleşecek diğer bir maddeyi arar. Bağlantısız, dengeli ve kendine yeterli olarak kalamaz, fakat kendini bütün kalbiyle ya o, ya da bu tarafa bağlamak zorunda kalır. Kitle hareketleri, taraftarlarının kalbindeki ihtirası alevlendirmek ve körüklemek yoluyla, iç dengenin yerleşmesini önlerler. Aynı zamanda kendi kendinden uzaklaşmayı devam ettirecek direkt araçlar da kullanırlar. Bağımsız ve kendine yeterli bir kişiyi yalnızca kısır ve anlamsız olarak değil, aynı zamanda bozulmuş ve zararlı olarak tanırlar. Kitle hareketlerine göre kendine yeterli insan; aciz, sefil ve suçlu bir yaratıktır. Bu yaratığın tek kurtuluş yolu kendi kendini reddetmesinde ve kutsal bir topluluğun bağrında kendine yeni bir hayat bulmasındadır. Bu kutsal topluluk bir kilise, bir ulus, bir siyasi parti, bir örgüt vs. olabilir. Böylece, bu nefsini reddediş, ihtirası telaşa sürükler, devam ettirir. Fanatik olan kişi yetersiz ve güvensizdir. Kendi kişisel kaynaklarıyla kendi güvenliğini sağlayamaz, fakat bu güvenliği, bulup sarılabildiği destek hangisi ise ona ihtirasla yapışmakta bulur. Bu ihtiraslı yapışma, onun körü körüne kendini adamasının ve sofuluğunun ruhunu oluşturur ve tüm meziyetlerinin ve gücünün kaynağını orada bulur. Her ne kadar onun dar açılı bir görüşle kendini adayışı, aslında kendi aziz canını kurtarma endişesinden ibaret olsa da, o kendisini, sarıldığı bu kutsal amacın destekçisi ve savunucusu olarak görür. Kendi rolünün gerçekten böyle olduğunu gerek kendine gerekse başkalarına göstermek için canını feda etmeye hazırdır. Kendi değerini ispat etmek için canını feda eder. Söylemeye gerek yoktur ki fanatik insan, tutunduğu amacın bütün ve ebedi bir kaya olduğuna inanmıştır. Ayrıca, onun
güven duygusu, kutsal amacının üstünlüğünden değil, bağlanışının ihtiraslı oluşundan doğmaktadır. Fanatik insan, gerçek bir prensip adamı değildir. O bir amaca, amacın doğruluğu ve kutsallığı nedeniyle değil, bir şeye tutunmak için duyduğu şiddetli ihtiyaç nedeniyle sarılır. Gerçekte, onun bu ihtirasla bağlanma ihtiyacı, sarıldığı her amaca bir kutsiyet atfetmesine yol açar. Mantığına ve samimi duygularına hitap etmek yoluyla bir fanatiği amacından soğutmak ve vazgeçirmek imkânsızdır. O uzlaşmaktan korkar ve kutsal amacının doğruluğunu ve kesinliğini değerlendirme tekliflerini kabul etmez. Fakat o, kutsal bir amaçtan bir diğerine aniden geçmekte güçlük çekmez. Bir fanatik akıl yoluyla ikna edilemez, fakat kalben başka yöne döndürülebilir. Onun ihtiraslı bağlılığı, bağlandığı amacın niteliğinden çok daha önemlidir. Birbirinin karşıt kutbunu oluşturuyormuş gibi görünseler de gerçekte her çeşit fanatik aynı uçta toplanır. Asıl zıt kutupları oluşturanlar tutucular ile liberallerdir ve bunlar asla bir araya gelmezler. Çeşitli renklerdeki fanatikler birbirlerine şüpheli gözlerle bakarlar ve birbirlerinin gırtlağına sarılmaya hazırdırlar. Fakat bunlar komşu hayatı yaşarlar ve sanki aynı ailenin mensubudurlar. Bunların karşılıklı nefreti, iki kardeş arasındaki nefrete benzer. Bir komünistin; faşistliğe, fanatik yurtseverliğe veya fanatik dindarlığa dönmesi, aklı başında bir liberal olmasından daha kolaydır. Fanatik dindarın karşıtı dinsizlikte fanatik olan değil, Tanrı’nın varlığı veya yokluğunu umursamayan alaycı kişidir. Dinsiz kişi, inanç sahibi kişidir; dinsizlik onun için bir dindir. Aynı şekilde, fanatik vatanseverin karşıtı vatan haini değil, şimdiki düzeni seven ve kahramanlık gösterip şehitlik derecesine ulaşmaktan hoşlanmayan dengeli vatandaştır. Vatan haini, genellikle, nefret ettiği dünyasının bir an önce yıkılması için düşmanla işbirliği yapan fanatik insandır (radikal veya gerici olabilir). İkinci Dünya Savaşı sırasında vatan hainliği yapanların çoğu aşırı sağcılardı. Harold Ettlinger’e göre: “Terörist fanatik milliyetçilik ** ile vatan hainliği arasında çok kısa bir mesafe vardır.”
Radikaller ile gericiler arasındaki yakınlığa Madde 52’de değinilmişti. Hitler devrini yaşayanların bildiği gibi, gericiler ile radikaller arasındaki ortak yönler, bunların liberallerle veya muhafazakârlarla olan ortak yönlerinden çok daha fazladır. Kutsal amacını terk eden veya birdenbire amaçsız kalan fanatik bir insanın kendini özgür bir birey yaşayışına uydurabileceği şüphelidir. O, evsiz barksız, dünyanın karayollarında otostopla yolunu arayan kişi gibi, yanından geçen bütün kutsal amaçlara, götürülmek istediğini parmağıyla işaret eden bir kişi olarak yaşamaya devam eder. Bir amacı olsa bile kendi kendine yeterli olan hayat ona uydurma, boşa geçen ve suçluluk dolu görünür. Bir şeye kendini ihtirasla adamadan yaşamak, onun için sürünmek ve terk edilmek demektir. O, bir amaca bütün kalbiyle sarılmanın vereceği büyük güvencenin özlemi içindedir. Önemli olan amacın niteliği değil, nefsini tamamen adamak ve bir örgüte katılmaktır. Hatta eski kutsal amacıyla, kıyasıya mücadele eden başka bir harekete katılmaya hazırdır, şu şartla ki, o hareket bir ve tek gerçeğin yolu olduğunu açıkça ilan etmiş olsun. Böylece, yenilgiye uğrayan Almanya ve Japonya’daki eski fanatikler, komünizmin ve yıldırıcı Katolikliğin çağrılarına karşı, demokratik hayat telkinlerine kıyasla daha kolay taraftarlık gösterirler. Bu durumda Komünist propagandasının üstün başarısı daha üstün tekniğinden dolayı değil bir zamanlar fanatik olan Alman ve Japonların özel durumundan dolayıdır. Demokrasinin sözcüsü, yapışacak bir kutsal amaç veya kendini içinde eritecek bir kapalı topluluk teklif etmez. Komünist Rusya, Japon savaş esirlerini kolayca fanatik birer Komüniste çevirebilir fakat hiçbir Amerikan propagandası, ne kadar akıllıca ve mükemmel olursa olsun, onları birer özgürlük sevdalısı demokrata dönüştüremez. Kitle Hareketleri ve Ordular Kendi özünden (nefsinden) fedakârlık konusundan ayrılmadan önce, kitle hareketleriyle ordular arasındaki “benzerliklere ve ayrılıklara” burada değinmek yerinde olur. Madde 35 ve 47’de bu konu ele alınmıştı.
Benzerlik”leri şöyle sıralamak mümkündür: gerek kitle hareketleri, gerekse ordular kolektif topluluklardır; her ikisi de bireyin kişisel ayrılık ve özelliklerini ortadan kaldırırlar; her ikisi de kendi özünden fedakârlık ve kayıtsız şartsız itaat isterler; her ikisi de cesareti ve birlikte hareketi sağlamak için, inandırma yöntemini geniş ölçüde kullanırlar ve her ikisi de özgür bir hayata tahammülü olmayan hayal kırıklığına uğramışlar için bir sığınak görevi görürler. Yabancı lejyonlar gibi askeri topluluklar, kitle hareketlerine katılmaya hevesli tipteki kişilerin çoğuna cazip gelir. Ayrıca şu konu da doğrudur ki, paralı asker toplayan görevli, komünist tahrikçisi ve din tahrikçisi misyoner, taraftar arayışlarında çoğu zaman aynı çöplükte karşılaşırlar. “Ayrılıklara” gelince, bunlar kökene ait niteliktedir; şöyle ki: Ordu, yeni bir hayat ihtiyacını karşılayacak bir durum ortaya koymaz; ordu, insanı günahlarından arındırmaz. Ordunun, bir baskı yapma heveslisinin elinde, zorla yeni bir hayat tarzını kabul ettirmek için bir araç olarak kullanılması mümkündür. Fakat ordu başta, yerleşmiş bir düzeni —ister eski ister yeni bir düzen olsun-korumak ve genişletmek için kurulmuş bir araçtır. Ordu, istendiği zaman toplanan istendiği zaman dağıtılan geçici bir araçtır. Diğer taraftan, bir kitle hareketi ise, sonsuza kadar devam eden bir araç görüntüsündedir ve ona katılanlar, bir hayat boyunca o yolda yürümek üzere katılırlar. Askerlikten ayrılan bir kişi eski bir asker olur, hatta bazen bir kahraman olabilir, fakat kişi kitle hareketi örgütünden ayrıldığında yalnızca bir haindir. Ordu, şimdiki düzeni desteklemek, korumak ve yaymak için bir araçtır. Kitle hareketinin amacıysa şimdiki düzeni bozup yıkmaktır. Kitle hareketi, gelecek şeylerle meşgul olur ve canlılığını da bu meşguliyetten kazanır. Bir kitle hareketi “şimdi” ile meşgul olmaya başlamışsa, bu onun artık amacına ulaşmış olduğunun göstergesidir. Bu durumda o artık bir hareket olmaktan çıkar ve kurumsallaşmış bir örgüt olur (bir kilise, bir hükümet, bir ordu veya bir işçi ordusu gibi). Çok zaman, bir kitle hareketinin sonucu olarak ortaya çıkan ve halkça benimsenen bir ordu, kitle hareketinin süslü sembollerinden ve sloganlarından birçoğunu devam ettirir; fakat herhangi bir diğer orduda olduğu gibi, birlik ve beraberliğin sağlanması, inanç ve heyecanın devam ettirilmesinden çok talim-terbiye ve zorlama yoluyla yürütülür. Kutsal bir topluluğun çileciliği ve
heyecanı kısa bir süre sonra kaybolur ve bütün ordularda karakteristik olarak görüldüğü gibi şimdiyi zevkle yaşama eğilimi ortaya çıkar. Bir ordu, şimdiki zamanın bir aracı olmakla beraber, temelde mümkün olan işlerle iştigal eder. Ordu liderleri mucizelere bel bağlamazlar. Çok güçlü bir iman ile hareket ettikleri zaman bile, uzlaşma yolunda bir açık kapı bırakırlar. Yenilginin mümkün olduğunu hatırdan çıkarmazlar ve gerektiğinde teslim olmasını bilirler. Diğer taraftan, bir kitle hareketinin lideri, şimdiki zamanın bütün gerçeklerini aşırı derecede hor görür. O, mucizelere bel bağlar. Durumu çaresizleştikçe, onun şimdiki zamana duyduğu nefret daha da yüzeye çıkar ve teslim olmaktansa ülkesini ve ülkesinin halkının yok oluşunu görmeye hazırdır. Bir ordu içindeki fedakârlık ruhunun geliştirilmesi için, görev aşkından, kumandana duyulan güvenden, sportmenlikten ve kahramanlık arzusundan yararlanılır. Bu etkenler, bir kitle hareketinde olduğu gibi “şimdiyi kötülemek ve istenmeyen nefsini reddetmek yoluyla sağlanmaz. Bu etkenler, aklı başında bir atmosfer içinde meydana gelir. Genellikle, fanatik bir asker, fanatikleşmiş bir asker olmayıp, aksine askerlik mesleğini seçmiş fanatik bir insandır. Kitle hareketleriyle ordular arasındaki en göze çarpan ayrılık, bunların halk kitlelerine yönelik tutumlardır. De Tocqueville, askerler hakkındaki görüşlerini şöyle ifade eder: “Onlar duraksamaksızın kellelerini feda eden, fakat devrim günlerinde kendilerini en zayıf gösteren adamlardır.” Tipik bir generalin görüşüne göre halk kitleleri, kumandasındaki ordu bozulup dağıldığı takdirde ortaya çıkacak kitlelerden farksızdır. Bu general halk kitlelerini düşündüğü zaman, onları fedakârlığa hazır kişiler olarak görmekten çok, az güvenilir ve anarşi özlemi içinde kişiler olarak görür. Onları yeni bir dünyanın hammaddesi olarak görmekten çok, yıkılmakta olan kolektif bir topluluğun sonucu olarak görür. Bu generalin davranışı, ürkme ve aşağı görmenin bir karışımıdır. O, kitlelerin nasıl bastırılacağını bilir, fakat onları nasıl kazanacağını bilmez. Diğer taraftan bir kitle hareketi lideri —Musa’dan Hitler’e kadar- bütün ilhamını yüzlerini havaya kaldırmış olan halk kitlelerinden alır ve bu kitlelerin homurtusu onun kulağına Tanrının sesi gibi gelir. O, dayanılmaz bir gücün artık eline geçmiş olduğu
görüşündedir. Ve bu öyle bir güçtür ki onu yalnız kendisi yönetebilir. Bu güçle o; imparatorluklan, orduları ve mevcut bütün ihtişamı yıkabilecektir. Bu güçle o, yeni bir dünya meydana getirebilecektir.
Seçilen metin, bir öğreti veya inancın birey üzerindeki etkisine odaklanır. Bu, Kur'ani açıdan insan olmanın ve insanlığın sıfatlarıyla karşılaştırıldığında çeşitli paralellikler ve çelişkileri ortaya çıkarır.
Örneğin, metinde belirtilen "kendi kendinden uzaklaştırılma" durumu, "Tezekkür" ve "Tedebbür" kavramlarıyla çelişir. Bunlar, bireyin Allah'ın varlığını ve birliğini düşünmesini ve Kur'an'ın ayetlerini derinlemesine düşünüp üzerinde tefekkür etmesini gerektirir.
Aynı şekilde, "Teakkul" ve "Tefekkuh" kavramları, metinde belirtilen "gerçekleri olduğu gibi görmeme yeteneksizliği veya görmek istemeyiş" durumuyla çelişir. Bu, bireyin akıl yürüterek doğru bilgiye ulaşma çabası içinde olmasını ve bilgi ve gerçekler üzerine düşünmeyi gerektirir.
Metinde belirtilen "fanatik olan kişi yetersiz ve güvensizdir" ifadesi, "Cesaret", "Hikmet" ve "Basiret" kavramlarıyla çelişir. Bunlar, bireyin korkuya rağmen doğru olanı yapma gücü ve kararlılığı göstermesini, bilgi, tecrübe ve sağduyu ile doğru kararlar verme yeteneğini ve içgörü ve anlayışla durumları doğru değerlendirme becerisini gerektirir.
Sonuç olarak, seçilen metinde belirtilen öğreti ve inanç anlayışı, Kur'ani açıdan insan olmanın ve insanlığın sıfatlarıyla çeşitli çelişkiler içerir. Bu, her iki anlayışın bir arada var olmasını zorlaştırabilir.
Ayrıca, metinde belirtilen "kesin inançlı kişinin yeni ve imkânsız bir işe girişmekteki cesareti" ifadesi, "Gayret" ve "Dirayet" kavramlarıyla paralellik gösterir. Bunlar, bir hedefe ulaşmak için gösterilen yoğun çaba ve isteği, zekice ve mantıklı düşünme, sağlam irade gösterme durumlarını içerir.
Fakat, metinde belirtilen "kesin inançlı kişi şaşırmaz ve tereddüt etmez" ifadesi, "Hayret" kavramıyla çelişir. "Hayret", dünya ve içindekiler karşısında duyulan şaşkınlık ve takdir hissini içerir. Bu durum, kesin inançlı kişinin her şeyi bilir ve anlar durumunu sorgular.
Metinde belirtilen "Bir mutlak gerçeğe sahip olmak, sonsuza dek her şeyi bilmek demektir" ifadesi, "Fazilet", "Hazâket" ve "Merhamet" kavramlarıyla çelişir. Bu kavramlar, yüksek ahlaki nitelikler, ince zekâ, akıllılık ve başkalarına karşı şefkatli ve anlayışlı olma hali gerektirir. Bu ifade, kesin inançlı kişinin her şeyi bildiğini varsayar, fakat bu durum, bilgelik ve anlayışın sürekli bir öğrenme ve gelişme süreci olduğu gerçeğini göz ardı eder.
Öyleyse, metinde belirtilen öğreti ve inanç anlayışı, Kur'ani açıdan insan olmanın ve insanlığın sıfatlarıyla çeşitli çelişkiler içerir. Ancak, her iki anlayışın bir arada var olması ve birbirlerini tamamlaması, daha geniş bir perspektif ve daha derin bir anlayış sağlamak için önemli olabilir.